Hurafe Deşifre Merkezi

Said Nursi ve Nurculuk Gerçekleri

Said Nursi Gerçekleri
Bediüzzaman (Zamanın benzersizi) lakaplı Said Nursi, 1878'de Bitlis'in Hizan ilçesinin Nurs köyünde, yedi çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası yörede sûfî olarak tanınan Mirza, annesi Nûriye Hanım’dır. İlk öğrenimine kendi köyünde ağabeyi Abdullah’ın yanında başladı ve çevredeki medreselerde eğitimine devam etti. Dönemin medreselerinde on beş yılda okunan 100’ü aşkın kitabı üç ay içinde mütalaa ettiğini (okuduğunu) bizzat kendisi kaydeder (Külliyât, s. 834). Doğubayazıt’ta Şeyh Muhammed Celâlî’nin ders halkasına girerek 1892 yılında henüz on dört yaşında iken icâzet aldı. İcâzet aldıktan sonra tekrar Bitlis’e dönen Said Nursi burada kısa bir müddet Şeyh Emin Efendi’nin derslerine devam etti. Ardından Siirt’te Molla Fethullah Efendi ile görüşmeye gitti. Fethullah Efendi’nin yaptığı imtihanda soruların hepsini doğru cevaplandırdığı, bu arada Harîrî’nin el-Maķāmât’ından verilen metni bir defa okuduktan sonra ezberden tekrarladığı, bunun üzerine hâfızası ve zekâsı ile ün salan diğer bir Maķāmât yazarı Bedîüzzaman el-Hemedânî’ye atfen kendisine Bedîüzzaman lakabının verildiği nakledilir (Emirdağ Lâhikası, s. 76).

Said Nursi'nin İslam dışı sözleri


Bidatuzzaman Said Nursi, kendi yazdığı Risale-i Nur kitabının Allah'tan alınan bir vahiy olduğunu, nurcuların cenneti garantilediğini, mezarda sorgu meleklerine risale okuyacaklarını iddia etmektedir. Böylece kitabını kutsal, kendisini de kitap verilen nebi gibi göstermiştir. Kaliteli bilgi vermek açısından bir kaç tane kaynak gösterdik. ''Envar Neşriyat'' ve ''Yeni Asya Neşriyat'' kitaplarından alıntılar yaptık. Sadeleştirilmiş Türkçe ile birlikte iddiaları yazdık.

1- Kendi yazdığı kitabı kutsuyor!

Örnek 1: Resâili’n-Nur dahi ne şarkın malûmatından, ulûmundan ve ne de garbın felsefe ve fünunundan gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir. Belki, semâvî olan Kur’ân’ın şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe-i arşîsinden iktibas edilmiştir. Hem meselâ, يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ  cümlesi, mânâ-yı remziyle diyor ki: "On üçüncü ve on dördüncü asırda semâvî lâmbalar ateşsiz yanarlar, ateş dokunmadan parlarlar. Onun zamanı yakındır." Yani, 1280 tarihine yakındır. İşte, bu cümle ile nasılki elektriğin hilâf-ı âdet keyfiyetini ve geleceğini remzen beyan eder. Aynen öyle de, mânevî bir elektrik olan Resâili’n-Nur dahi gayet yüksek ve derin bir ilim olduğu halde, külfet-i tahsile ve derse çalışmaya ve başka üstadlardan taallüm edilmeye ve müderrisînin ağzından iktibas olmaya muhtaç olmadan, herkes derecesine göre o ulûm-u âliyeyi, meşakkat ateşine lüzum kalmadan anlayabilir, kendi kendine istifade eder, muhakkik bir âlim olabilir. Hem işaret eder ki, Resâili’n-Nur Müellifi dahi ateşsiz yanar, tahsil için külfet ve ders meşakkatine muhtaç olmadan kendi kendine nurlanır, âlim olur.
(Kaynak 1: Risale-i Nur Külliyatından, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Sayfa 74, Envar Neşriyat, 1995 İstanbul)
(Kaynak 2: Risale-i Nur Külliyatından, Sikke-i Tasdîk-i Gaybî - Birinci şua, Sayfa 116 -  YeniAsyaNeşriyat, Şubat 2013 İstanbul, 6.baskı)
(Kaynak 3: Risale-i Nur, Sikke-i Tasdîk-i Gaybî, Birinci şua, sayfa 98 ve Şualar, Birinci şua, sayfa 843, SözBasımYayın)


said nursi

Sadeleştirilmiş hali: ''Risale-i nurlar, ne doğunun kültüründen ve ilminden, ne de batının felsefe ve fen ilimlerinden alınmış bir mal veya onlardan alınmış bir nur değildir. Risalei nur, gökten inmiş Kuranın doğunun ve batının üstündeki yüksek dereceli arştaki yerinden alınmıştır. Hem mesela ''yekâdu zeytuhâ yudîu ve lev lem temseshu nâr : Ateş onun yağına deymese de nerdeyse kendi kendine ışık verir. (Nur suresi 35) cümlesi gizli manayla diyor ki: 13 ve 14. yüzyılda gökten gelen lambalar ateş dokunmadan parlar. Onun zamanı yakındır. Yani, 1280 tarihine yakındır. İşte bu cümle elektriğin gelenek dışı keyfiyet olduğunu üstü kapalı şekilde beyan eder. Aynen bu şekilde manevi bir elektrik olan risale-i nur da gayet yüksek ve derin bir ilimdir, zorlu ilim tahsili ve ders çalışmaya ve başka hocalardan ilim öğrenmeye ve ders verenin ağzından istifade etmeye muhtaç olmadan herkes derecesine göre yüksek ilimleri anlama mantığı zahmet ateşine gerek kalmadan anlayabilir. kendi kendine istifade eder, gerçeği araştıran bir alim olabilir. Hem işaret eder ki risale-i nurları hazırlayan/yazan bile ateşsiz yanar. Öğrenim için yorulma ve ders çalışma zorluğuna muhtaç kalmadan kendi kendine nurlanır, âlim olur.

Açıklama: Bu cümlelerde Said Nursi, Kuran nereden indiyse risalei nur da oradan indi demektedir. Yani Risalei Nur da Allah katından indirilmiş. Kendisine vahiy geldiğini söyleyip elleriyle kitap yazanları Allah şöyle eleştirmiştir.

Artık veyl olsun o kimselere ki elleriyle kitap yazarlar ve onu az bir bedele satmak için ''Bu Allah katından geldi'' derler. Artık veyl olsun onlara ve elleriyle yazdıkları şeylere, veyl olsun kazandıklarına. (Bakara suresi 79)
Allah'a yalanla iftira eden veya kendisine bir şey vahyolunmadığı halde ''bana vahyolundu'' diyen kişiden daha zalim kimdir? Ve kimdir ''Allah'ın indirdiği şeyin benzerini indireceğim'' diyenden? O zalimleri ölüm zahmetinde bir görseydin. Melekler ellerini açıp ''çıkarın nefsinizi, bugün alçaltıcı azap cezası var. Çünkü Allah'a karşı hak olmayan şeyler söylüyordunuz ve onun ayetlerine karşı büyüklük taslıyordunuz. (Enam suresi 93)

Daha sonra da zeytin yağına ateş dokunmadan ışık saçması ayetini kendine uyarlayıp ''Aynen bu şekilde manevi bir elektrik olan risale-i nur da gayet yüksek ve derin bir ilimdir'' diyerek kendini övmüştür. Risale okuyanlar hocaları dinlemeden, ders çalışmadan gerçekleri öğrenen âlim olur diyerek başkalarının dinlenmesini de engellemek istemiştir.

Örnek 2: Mübârek Sözler şüphesiz Kitab-ı Mübînin nurlu lemeâtıdır. İçinde izaha muhtaç yerler eksik olmamakla beraber, küll halinde kusursuz ve noksansızdır. Beşerin her tabakası kendi fıtrî anlayışları nisbetinde hisse-mend ve fayda-mend olurlar. Şimdiye kadar tenkit olunmaması, her meslek ve mezhep ve meşrep ehline hoş gelmesi ve mülhidlerin dil uzatamayıp ebkem kalmaları, kanaatimizin sıhhatine dalâlet etmeye kâfidirler.
(Kaynak 1: Risale-i Nur Külliyatından, Barla Lahikası, Sayfa 26, Envar Neşriyat, 1995 İstanbul)
(Kaynak 2: Risale-i Nur Külliyatından, Barla lahikası, 27.mektup ve zeyilleri, sayfa 54, Yeni Asya Neşriyat, Aralık 2012 İstanbul, 6.baskı)
(Kaynak 3: Risale-i Nur, Barla Lahikası, 27. mektup ve zeyilleri, 1. mektup, sayfa 59, SözBasımYayın)

said nursi

Sadeleştirilmiş hali: Mübarek sözler (risalei nur külliyatı) apaçık kitabın (Kuran'ın) nurlu parıltılarıdır. İçinde izaha muhtaç yerler ve eksiklik yoktur. Tümüyle kusursuz ve hatasızdır. Her camiadan insan kendi algıları nispetinde pay ve fayda alırlar. Şimdiye kadar eleştirilmemiş olması her meslekten her mezhepten her karakterde insana hoş gelmesi ve dinsizlerin dil uzatamayıp konuşamamaları (eleştiri getirememeleri) kanaatimizin ne kadar doğru olduğunu göstermektedir.

Açıklama: Said Nursi bu cümlelerde kendi yazdığı kitabın; Kuran'ın nurlu parıltısı, noksansız, tümüyle hatasız ve kusursuz olduğunu söyleyerek tüm yazdıklarını Allah'ın sözü gibi tanıtmıştır. Bir kitabın kusursuz olması için Allahtan gelmiş olması lazımdır. Hiç eleştiri getirilemediğini de söyleyerek kendisi hakkında yapılan eleştirileri yok saymıştır. Allah ise Kuran'ın nur olduğunu söylemektedir. ''..Size Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir.'' (Maide/15)

2- Ayetleri kendi kitabını kutsamak için kullanıyor!

Örnek 1: Nisa Suresi 174.ayet bu zamana dahi hitap eder. Çünkü tamam ''Mubin'' hariç kalsa 1360 küsür eder. Eğer ''Kad caekum'' den sonraki olsa ''burhan'' ve ''Nur'' kelimelerindeki tenvinler nun sayılsa 1310 eder. Demek bu asra da hitap eder. Hem ''Kad cae kum burhanun'' cümlesi yalnız 4 farkla furkan adedine tevafukla sarihan baktığı gibi o kudsi burhanı ilahinin İlâhînin bu zamanda parlak ve kuvvetli bir bürhanı olan resaili’n-nur’a dahi ikinci cümlesi olan ''Enzalna ileykum nuran mubin'' (size apaçık bir nur indirdik) adedi, iki tenvin vakıfta iki elif sayılmak cihetiyle beş yüz doksan sekiz ederek aynen tam tamına resaili’n-nur’a ve risaletü’n-nur adedine tevafuk ile o semavî bürhan-ı kudsînin yerde bir bürhanı, resaili’n-nur olduğunu remzen haber veriyor.

Kaynak: Risale-i Nur Külliyatından, Şualar-birinci şua, sayfa 1090, Yeniasya Neşriyat, Temmuz 2013 İstanbul, 7.baskı

Sadeleştirilmiş hali: Nisa 174.ayetteki ''Size apaçık bir nur indirdik'' adedi, iki tenvin (sonu ''en, in, ün'' ile biten kelime) iki tane elif harfi sayılınca 598 eder. Bu sayı tam tamına Resailin nura ve risalenin adedine denk gelir. O kutsal semavi delilin yeryüzünde bir kanıtının risalei nur olduğunu işaretle haber veriyor.

Açıklama: Ebced hesabıyla tarihler bulup bu sayıların kendi kitabıyla uyuştuğunu söyleyen said nursi, kendi kitabını kutsamak için Kuran ayetlerini kullanmaktadır. Bunu yaparken eğer sayılar denk gelmez ise ''Risalei nur'' olan kitabın ismini ''Resailin nur'' olarak değiştirmektedir. Böylece ayetteki bir cümlenin kelimelerine verilen rakamsal değerin toplanmasıyla çıkan sonucun kendi kitabıyla uyuştuğunu söylemektedir. Amacı insanları Kurandan koparıp kendi yazdığı zırvalara davet etmektir.

Örnek 2: Fe teyemmemu saiden (Nisa Suresi 43) cümlesi, mana-i işarîsinde, ikinci emarenin birinci noktasında sin harfi sad harfinin altında gizlenmesi ve sad görünmesinin iki sebebi var. Birisi: said, tam toprak gibi mahviyet ve terk-i enaniyet ve tevazu-i mutlakta bulunmak şarttır; tâ ki Risaletü’n-Nur’u bulandırmasın, tesirini kırmasın. İkincisi: Şimdiki bataklığa ve manevî tauna sukutun sebebi ise, terakki fikrinden neş’et ettiği cihetle, onların hatalarını gösterip, suud ve terakki Müslüman için ancak İslâmiyette ve imanlı olmakta olduğuna işaret etmektir.

Kaynak: Risale-i Nur külliyatından, Kastamonu Lahikası, sayfa 37, Yeniasya Neşriat, Nisan 2013 İstanbul, 6.baskı

Sadeleştirilmiş hali: ''fe teyemmemu saiden: toprakla teyemmüm edin'' cümlesinin manasında ikinci belirtinin birinci noktasında sin harfi sad harfinin altına gizlenmiştir. Bu yüzden sad olarak görünmektedir. Bunun iki sebebi var. Birinci sebep: Said, tıpkı toprak gibi alçak gönüllü ve benliğini terk etmiş, mutlak tevazu halinde olması şarttır çünkü  Risale-i nuru (kibirle) bulandırıpta tesirini azaltmasın. İkinci sebep: Şimdiki bataklık ve manevi hastalığa düşme sebebi, ilerleme fikrinden meydana gelmesi bakımından onların hatalarını gösterir. Yükseliş ve ilerleyiş, müslümanlar için ancak islamiyette ve imanlı olmakta olduğuna işaret eder.

Açıklama: Toprakla teyemmüm abdesti alma ayetini gösterip ''Buradaki said kelimesi benden bahsediyor, tıpkı toprak gibi alçak gönüllü olmalıyım ki risalenin tesiri azalmasın'' demektedir. Her ayetten kendine pay çıkaran said nursi, Kuran'ı tefsir etmek için kitap yazmamış, kendini yüceltmek için ayetleri kullanmıştır. Toprak anlamına gelen said kelimesinin bile kendisine işaret ettiğini söylemiştir.

Örnek 3: Hem Sure-i Zümer, hem Sure-i Casiye, hem Sure-i Ahkâf’ın başlarında bulunan ''Bu kitap aziz ve hakim olan Allah tarafından indirilmiştir.'' âyât-ı azîmeleridir. Şu ayetler dahi yirmi ikincideki ayetler gibi Risaletü’n-Nur’un ismine ve zatına, hem telif ve intişarına bir mana-i remziyle bakıyorlar.

Kaynak: Risale-i Nur külliyatından, Sikkei tasdiki gaybi, Birinci şua, sayfa 144, Yeniasya neşriyat, Şubat 2013 İstanbul, 6.baskı

Sadeleştirilmiş hali: Hem zumer suresi, hem casiye suresi, hem Ahkaf suresinin ilk ayetlerinde ''Bu kitabın indirilmesi, saygın ve hikmet sahibi Allah tarafındandır.'' mühim ayetlerdir. Bu ayetler bile 22.ayetler gibi Risalei nur ismine ve zatına, yazılmasına ve yayılmasına işaret manasıyla bakıyorlar.

Açıklama: Zumer, Casiye, Ahkaf gibi surelerin başındaki ayeti gösterip ''Bu ayetler önemlidir çünkü risale-i nurun yazılmasına ve yayılmasına işaret ediyor'' diyen Said nursi, yine ayetleri kendi kitabını övmek için kullanmıştır. ''Bu kitap aziz ve hakim olan Allah tarafından indirilmiştir'' cümlesinin Risale-i nur ile ne ilgisi vardır? Ayet Kuran'ın Allah tarafından indirildiğinden bahsetmektedir. Said nursi ise Kuran'dan bahseden ayetleri gösterip kendi kitabını kutsamaktadır.

Örnek 4: Tahrim suresi 8.ayetin umum manasındaki tabakalarından bir tabaka-i işariyesi bu asra dahi bakıyor. Çünkü ''Ey rabbimiz, nurumuzu tamamla derler'' cümlesi hem manaca kuvvetli münasebeti var, hem cifirce 1326 ederek o tarihteki hürriyet inkılabından neş'et eden fırtınaların hengamında her şeyi sarsan o fırtınaların ve harblerin zulumatından kurtulmak için nur arayan mü'minler içinde, resaili’n-nur Şakirtleri az bir zaman sonra tezahür ettiklerinden bu ayetin efrad-ı kesîresinden bu asırda bir mânadakı onlar olduğuna bir emaredir. ''Bizi bağışla'' cümlesi 1360'a bakıyor. Demek bundan beş altı sene sonra istiğfar devresidir. Resaili’n-nur Şakirtleri o zamanda istiğfar dersini vereceğini remzen bir imadır.

Kaynak: Risale-i Nur Külliyatından, Şualar - Birinci şua, sayfa 1093-1094, Yeniasya Neşriyat, Temmuz 2013 İstanbul, 7.baskı

Sadeleştirilmiş hali: Tahrim 8.ayetin genel anlamındaki tabakalardan bir tabaka işaretle bu asra bile bakıyor. Ayetteki ''Ey rabbimiz! Nurumuzu tamamla'' cümlesinde her anlamda kuvvetli bir munasebet var. Hem cifir hesabıyla 1326 ediyor, o tarihteki özgürlük dönüşümünden ortaya çıkan fırtına (kargaşa) zamanında herşeyi sarsan o fırtınaların ve savaşların karanlığından kurtulmak için ışık arayan müminler için de Risalei nur talebeleri az bir zaman sonra ortaya çıktıklarından dolayı, bu ayetin çok fertleri bu asırda bir manada onlar olduğuna alamettir. ''Bizi bağışla'' cümlesi 1360 yılına bakıyor. Demek ki bundan 5-6 yıl sonra tövbe etme dönemidir. Resailin nur talebeleri o zamanda istiğfar etme görevini yapacağına işaretle bir imadır.

Açıklama: Tahrim suresi 8.ayette ahirette söylenecek sözlerden bahsedilir. Said nursi ise nur kelimesi geçen bir ayet görünce hemen kendine işaret ettiğini söylemektedir. Ayetlerde geçen kelimelerin rakamsal toplamıyla kendi döneminin tarihini bularak ''Bu ayet nurculara işaret ediyor, savaş karanlığından risalei nur kurtaracak, 5 sene sonra bulduğum tarihte tövbe edilecek'' diyerek kafasından düzdüğü senaryoları Kuran'a söyletmektedir.

Örnek 4: (Enam 122) Bu ayetin remzi lâtiftir. Çünkü hem kuvvetli münasebet-i maneviye ile, hem cifirle efrad-ı kesîresi içinde hususî bir surette risalei’n-nur ve müellifine bakıyor. Şöyle ki: ‘’Meyten’’ kelimesi, tenvin, nun sayılmak cihetiyle, beş yüz ederek saidü’n-nursî adedi olan beş yüze tevafukla, işaret ediyor ki, “saidü’n-nursî dahi meyyit hükmünde idi, risaletü’n-nur ile ihya edildi, onunla hayat buldu.”

Kaynak: Risale-i Nur Külliyatından, Şualar - birinci şua, sayfa 1078, Yeniasya Neşriyat, Temmuz 2013 İstanbul, 7.baskı

Sadeleştirilmiş hali: Enam 122.ayetin işareti derindir. Çünkü hem güçlü bir manevi bağlantı ile hem de harflere verilen sayıların toplanmasıyla bulunan tarih, çok bireyler için özel bir şekilde Risaletü nur ve yazarına bakıyor. Şöyle ki: ''Meyten: ölü'' kelimesi tenvin (sonu "en, in, ün" ile biten kelime) nun sayılması sebebiyle 500 eder. Saidun nursi adedi olan beş yüze denk geldiği için işaretle diyor ki: ''Saidun nursi bile ölü hükmünde idi. Risaletun nur ile canlandı, onunla hayat buldu.''

Açıklama: Ayette ''Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine, insanlar arasında yürüyeceği bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, hiç, karanlıklar içinde kalmış, bir türlü ondan çıkamamış kimsenin durumu gibi olur mu? İşte kâfirlere, işlemekte oldukları çirkinlikler böyle süslü gösterilmiştir.'' (Enam suresi 22) yazmaktadır. Said nursi ise her zamanki gibi nur kelimesi geçen ayetin kendine işaret etiğini söylemiştir. 500 sayısını tutturmak için ise ''Said nursi'' olan ismini ''Saidun nursi'' olarak değiştirmiş, ''Risalei nur'' olan kitabın ismini de ''Risaletun nur'' olarak değiştirmiştir. Son cümlesinde kitabın kendisine indirildiğine işaret etmiştir. Kuran peygamberimize hayat vermiş iken, risale de said nursiye hayat vermiştir.'' Kuran ile risalenin her seferinde yarıştırıldığını görüyoruz. Bu cümlelerden de Nurculuğun paralel din olduğu ortaya çıkmaktadır.

3- Vahiy aldığını ve yazdırıldığını söylüyor!

Said Nursi diyor ki: Bu gelen mukaddime lüzumundan fazla izah edilmekle beraber, bir derece uzun olması ihtiyarsız olmuştur. Demek ihtiyaç var ki öyle yazdırıldı. Belki de bir kısım insanlar bu uzunu kısa görürler.
(Kaynak 1: Risale-i Nur Külliyatından, Şualar, sayfa 99, Envar Neşriyat, 1995 İstanbul)
(Kaynak 2: Risale-i Nur Külliyatından, Şualar - yedinci şua - ayetül kübra, sayfa 171, Yeniasya Neşriyat, Temmuz 2013 İstanbul, 7.baskı)
(Kaynak 3: Risale-i Nur, Şualar, yedinci şua, mühim bir ihtar ve ifade-i meram, sayfa 140, Söz Basım Yayın)

Örnek 2: Küçük Hüsrev olan Feyzi ve Emin’in suali ve ilhahlarıyla bazı biçarelerin imanlarını şübehattan muhafaza niyetiyle bu meseleye dair yalnız bir, iki, üç satır yazmak niyet edip başlarken, ihtiyarım haricinde olarak uzun yazdırıldı. Hikmetini de anlamadık, belki bir hikmeti var diye öylece bıraktık, kusura bakmayınız. Bu fıkrada tashihe ve dikkate vakit bulamadık, müşevveş kaldı.
(Kaynak 1: Risale-i Nur Külliyatından, Kastamonu Lahikası, Sayfa 82, Envar Neşriyat, 1995 İstanbul)
(Kaynak 2: Risale-i Nur Külliyatından, Kastamonu Lahikası, Sayfa 102, Yeniasya Neşriyat, Nisan 2013 İstanbul, 6.baskı)
(Kaynak 3: Risale-i Nur, Kastamonu Lahikası, 51. mektup, Sayfa 105, Söz Basım Yayın)

Örnek 3: Güya ben konuşsam, mahkemeleri ilzam edecek derecede ve diplomatları susturacak bir iktidar-ı ilmî ve siyasî göstereceğim diye, benim konuşmama bahanelerle mâni oluyorlar. Hattâ sorguda bir suale karşı dedim: "Tahattur edemiyorum." O hâkim taaccüp ve hayretle dedi: "Senin gibi fevkalâde acîp zekâvet ve ilim sahibi nasıl unutur?" Onlar Risale-i Nur'un hârika yüksekliklerini ve ilmî tahkikatını benim fikrimden zannedip dehşet almışlar. Beni konuşturmak istemiyorlar. Hem güya benimle kim görüşse birden Nurun fedakâr bir talebesi olur. Onun için beni görüştürmüyorlar. Hattâ Diyanet Reisi dahi demiş: "Kim onunla görüşse ona kapılır. Cazibesi kuvvetlidir."
(Kaynak 1: Risale-i Nur Külliyatından, Şualar, Sayfa 492, Envar Neşriyat, 1995 İstanbul)
(Kaynak 2: Risale-i Nur Külliyatından, Şualar - 14.Şua, Sayfa 777, Yeni Asya Neşriyat, Temmuz 2013 İstanbul, 7.baskı)
(Kaynak 3: Risale-i Nur, Tarihçe-i Hayat - Afyon Hayatı, sayfa 732 ve Şualar, 14. Şuâ 16.mektup, sayfa 611, Söz Basım Yayın)

Açıklama: Said Nursi kendi yazdıklarını vahiy gibi göstermek için ''Uzun olması iradem dışında oldu demek ki lüzum var ki böyle yazdırıldı, risalei nur'u benim fikrim sanıyorlar'' demektedir. Böylece kendisini son nebi olarak tanıtmakta ve her yazdığını kabul ettirmektedir. Nurcular için Said Nursi, kendisine kitap verilmiş bir nebi'dir. Gerçekte ise Said Nursi vahiy almamış, cinlerin oyuncağı olmuştur: Enam Suresi 121: ..şüphesiz ki (cin)şeytanlar kendi velilerine vahyederler, sizinle mücadele etmek için. Eğer onlara itaat ederseniz mutlaka müşrik olursunuz.

4- Nurculuk fırkasını yaymakla görevli olduğunu söylüyor!

Said nursi diyor ki: İşte şöyle bir derste bulunduğunuz için Cenâb-ı Hakka yüz binler şükretmelisiniz. Ben de Cenâb-ı Hakka yüz binler şükür ediyorum ki, o kuvvetli omuzlarınız yüküm altına girdiği için zaif omuzum ağırlıktan kurtulup ruhum rahat etti. İstirahat bulan ruhum size takdirkârane ve minnettârâne bakıyor. Ve mes'uliyetten kurtulan kalbim de muvaffakiyetinize dua ediyor. Ve icrâ-yı vazife için çok düşünmekten kurtulan aklım da sizi tebrik ediyor. Ben şu vazife-i kudsiyede bilmeyerek istihdam olunurdum; siz bilerek hizmet ediyorsunuz, bahtiyarsınız. İnşaallah, niyet-i hâliseniz, benim müşevveş niyetimi dahi tashih edecektir.
(Kaynak 1: Risale-i Nur Külliyatından, Barla Lahikası, Sayfa 251, Envar Neşriyat, 1995 İstanbul)
(Kaynak 2: Risale-i Nur Külliyatından, Barla Lâhikası, Sayfa 404, Yeni Asya Neşriyat, Aralık 2012 İstanbul, 6.baskı)
(Kaynak 3: Risale-i Nur, Barla Lahikası, Mektubat'ın Üçüncü Kısmı, 211.mektup, sayfa 351, Söz Basım Yayın)

Açıklama: Said Nursi, risale kitabını yazmakla görevli olduğunu ''Ben şu vazife-i kudsiyede bilmeyerek istihdam olunurdum'' diyerek iddia etmiştir. Kendisini nebi gibi göstermiştir. Müritlerine de ''siz bilerek hizmet ediyorsunuz'' diyerek onların kendisini ikinci sahabe gibi hissetmelerini sağlamıştır. Nurcular kendilerini ikinci sahabe olarak görürler.

5- Risale-i Nur Türklere indiği için Türkçe!

Said nursi diyor ki: ''Ve mâ erselnâ min resûlin illâ bi lisâni kavmihî li yubeyyine lehum..'' (İbrahim Suresi 4)  cümlesi makam-ı cifrîsiyle ve baştaki âyetin işaretleri karinesiyle, risalet ve nübüvvetin her asırda veraset noktasında naipleri, vekilleri bulunmak kaidesiyle, bir mânâ-yı remzî cihetinde, vazife-i ırsiyeti yapan Risale-i Nur’u efradı içine hususî bir iltifatla dahil edip lisan-ı Kur’ân olan Arabî olmayarak Türkçe olmasını takdir ediyor.
(Kaynak 1: Risale-i Nur Külliyatından,  Şualar, Sayfa 725, Envar Neşriyat, 1995 İstanbul)
(Kaynak 2: Risale-i Nur Külliyatından, Şualar - 1.şua, sayfa 1120, Yeni Asya Neşriyat, Temmuz 2013 İstanbul, 7.baskı)
(Kaynak 3: Risale-i Nur, Şualar - Birinci Şua, İkinci sual, Yirmi Dokuzuncu Âyetin sehvine dair tafsilat-Dördüncü Ayeti, sayfa 884, Söz Basım Yayın)

Sadeleştirilmiş hali: Biz resulleri kendi kavimlerinin lisanı ile gönderdik ki beyan etsinler.(İbrahim suresi 4) cümlesi cifr hesabına göre ve baştaki ayetin işaret ettiği ipucuna göre resullük ve nebilik her yüzyılda varislik noktasında yerine geçip yöneten ve vekilleri bulunması kurana bir işaretle, varis olma vazivesi yapan risale-i nur fertlerini özel bir iltifat ile dahil ederek, Kuran dili olan arapça olmayıp Türkçe olmasını uygun görüyor.

Açıklama: Said nursi, İbrahim suresi 4.ayetteki ‘’Resulleri kendi kavminin diliyle gönderdik’’ cümlesinden yola çıkarak Risalenin Türkçe olma sebebini açıklamaya çalışmıştır. Yani Risale-i Nur Türklere indiği için dili Türkçeymiş. Kendi elleriyle yazdığı kitabın Allahtan geldiğini söylemiştir. Allah teala ise vahiy almadığı halde ''bana da vahiy geldi'' diyenleri şöyle eleştirmiştir;


Kendisine birşey vahyedilmediği halde Allah'a karşı iftira ederek ''bana da vahyedildi'' diyenden ve ''yakında Allah'ın indirdiğinin benzerini indireceğim'' diyenden daha zalim kimdir? O zalimleri ölüm sarhoşluğunda bir görsen, melekler ellerini uzatırlar ve ''çıkarın nefsinizi bugün ceza günüdür, alçaltıcı bir azap var size çünkü Allah'a karşı hak olmayan şeyler söylediniz ve onun ayetlerine karşı kibirli oldunuz.'' [Enam Suresi 93]

Bazı yerleri neden arapça yazdığını açıklarken de yine ''Arapça geldiği için arapça yazdım, kalbime farsça geldi'' diyerek yazdırıldığını söylemiştir.

''Şu fıkra, Arabî geldiği için Arabî yazıldı. Hem şu fıkra-i Arabiye, Allahu ekber zikrinde otuz üç mertebe-i tefekkürden bir mertebeye işarettir.''
(Kaynak 1: Risale-i Nur Külliyatından, Sözler, Sayfa 474, Envar Neşriyat, 1995 İstanbul)
(Kaynak 2: Risale-i Nur Külliyatından, Sözler - 26.söz, sayfa 771, Yeni Asya Neşriyat, Mart 2013 İstanbul, 10.baskı)
(Kaynak 3: Risale-i Nur, Sözler - yirmi altıncı söz, Kader risalesi - Hatime - Beşinci fıkra, sayfa 639, Söz Basım Yayın)

6- Risale-i Nur ayetlerin ayetleriymiş!

Said Nursi diyor ki: O tevafuk remzeder ki, "Bu asırda Resâili'n-Nur denilen otuz üç adet Söz ve otuz üç adet Mektup ve otuz bir adet Lem'alar, bu zamanda, Kitab-ı Mübîndeki âyetlerin âyetleridir. Yani, hakaikinin alâmetleridir ve hak ve hakikat olduğunun burhanlarıdır. Ve o âyetlerdeki hakaik-ı imaniyenin gayet kuvvetli hüccetleridir.
(Kaynak 1: Risale-i Nur Külliyatından, Şualar, Sayfa 709, Envar Neşriyat, 1995 İstanbul)
(Kaynak 2: Risale-i Nur Külliyatından, Şualar - 1.şua, sayfa 1099, Yeni Asya Neşriyat, Temmuz 2013 İstanbul, 7.baskı)
(Kaynak 3: Risale-i Nur, Şualar - Birinci Şua - İkinci Sual, 22.ayet ve ayetler, sayfa 865, Söz Basım Yayın)

Açıklama: Said nursi, kendi yazdıklarını ''Kuran ayetlerinin ayetleri'' olarak tanıtarak ''Bunu okuyanın Kuran okuması gerekmez'' dedirtmek istemiştir. Bu oyunu kendisinden önce yapan tasavvufçular da olmuştur. Örneğin celaleddin rumi, yazdığı mesnevi kitabının kuran ile alakası olmamasına rağmen ''Mesnevi dinin asıllarının asıllarıdır''(Mesnevi-önsöz) demiş ve insanları Kuran'dan koparmak istemiştir. Said Nursi de aynı şekilde ''Risale-i Nur ayetlerin ayetleridir'' diyerek kendi yazdıklarını kutsamıştır. Halbuki yazdıkları tefsir bile değildir, ayetlerin nurculara işaret ettiğini söyleyerek hep kendi çıkarı için kullanmıştır.


7- Kuran'ın vasıflarını kendi kitabına uyarlıyor!

Örnek 1:  وَيُؤْمِن بِاللّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَىَ  *اللّهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُو  Bu iki kudsî cümleler, kuvvetli münasebet-i mâneviye ile beraber makam-ı cifrî ve ebcedî hesabıyla, birincisi Risaletü'n-Nur'un ismine, ikincisi onun tahakkukuna ve tekemmülüne ve parlak fütuhatına mânen ve cifren tam tamına tetâbukları bir emâredir ki, Risaletü'n-Nur bu asırda, bu tarihte bir urvetü'l-vüskadır. Yani çok muhkem, kopmaz bir zincir ve bir hablullahtır. Ona elini atan yapışan, necat bulur diye mânâ-yı remziyle haber verir.
(Kaynak 1: Risale-i Nur Külliyatından, Şualar, sayfa 272, Envar Neşriyat, 1995 İstanbul)
(Kaynak 2: Risale-i Nur Külliyatından, Şualar - 11.Şua - Meyve Risalesi, sayfa 435, Yeni Asya Neşriyat, Temmuz 2013 İstanbul, 7.baskı)
(Kaynak 3: Risale-i Nur: Şualar, sayfa:231 - Sözler Yayınevi İstanbul 1992)
(Kaynak 4: Risale-i Nur, Şualar - 11.şua, Meyve risalesi - Hatime - 11.meselenin haşiyesinin bir lahikası, sayfa 354 ve Asa-yı Musa - Birinci kısım, meyve risalesi 11.mesele, sayfa 117, Söz Basım Yayın)

Sadeleştirilmiş hali..ve yu’min billâhi fe kadistemseke bil urvetil vuskâ.. (Bakara 256)
Anlamı: ..Allah'a iman ederse o zaman kopmayacak sağlam bir kulpa tutunmuştur.
Allâhu velîyyullezîne âmenû.. (Bakara 257)
Anlamı: Allah iman edenlerin dostudur.

Bu iki kutsal cümlede kuvvetli manevi ilişki ile birlikte, cifir ve ebced hesabıyla (arap harflerine sayı değeri verip bu sayıları toplayarak) birincisi Risale-i Nur ismine ikincisi onun ortaya çıkmasına ve gelişmesine ve parlak zaferine manevi bakımdan ve cifir hesabına göre tam uygun bir belirtidir. Risale-i Nur bu asırda bu tarihte tutunacak sağlam kulptur. Yani çok sağlam kopmaz bir zincir ve Allah'ın ipidir. Ona elini atan yapışan kurtulur diye işaretle haber verir.

Açıklama: Said Nursi Kuran ayetlerini gösterip ''Bu cümleler biz nurculara işaret ediyor'' diyerek kendini övmektedir. Örnek gösterdiği ayetlerin said nursi ile hiçbir ilgisi yoktur. Ayetin başını kırpıp tagutu inkar etme cümlesini almayarak sadece Allah'a iman etmeyi sağlam kulp olarak göstermiştir.

Bakara 256: Dinde tiksindirme/zorlama  yoktur. Rüşd yolu ve gayy yolu beyan edildi. Artık kim tagutu (batıl ideolojileri) inkâr ederse ve Allah'a iman ederse o zaman kopmayacak sağlam bir kulpa tutunmuştur. Ve Allah (herşeyi) işitendir bilendir.
Bakara 257: Allah iman edenlerin dostudur, Onları karanlıktan nura çıkarır. İnkâr edenlerin dostu ise taguttur, Onları nurdan karanlığa çeker. İşte onlar ateş ehlidir, orada devamlı kalacaklardır.

Allah'ın ipi de Kuran'dır: ''Sarılın Allah'ın ipine hep birlikte, fırkalara ayrılmayın..''(Ali imran 103) ayetine rağmen said nursi Nurculuk fırkasını uydurup insanları bölmekte ve Allah'ın ipi Kuran olmasına rağmen kendi yazdığı risale kitabını Allah'ın ipi ilan etmektedir. Risale'nin Allah'ın ipi olduğunu okuyan nurcular bunu gerçek zannedip Kuran'ı terk edeceklerdir veya Kuran okusa bile anlamayacaktır çünkü önce said'in iddialarını hafızaya almışlardır.

Örnek 2: Risale-i Nur şems-i Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyanın elvan-ı seb'ası, Risale-i Nur'un menşur-u hakikatinde tam tecellî ettiğinden, hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubudiyet, hem bir kitab-ı emr ü dâvet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bir kitab-ı hakikat, hem bir kitab-ı tasavvuf, hem bir kitab-ı mantık, hem bir kitab-ı ilm-i kelâm, hem bir kitab-ı ilm-i ilâhiyyat, hem bir kitab-ı teşvik-i san'at, hem bir kitab-ı belâğat, hem bir kitab-ı isbat-ı vahdaniyet, muarızlarına bir kitab-ı ilzam ve iskâttır.
(Kaynak 1: Risale-i Nur Külliyatından, Emirdağ Lahikası, sayfa 98, Envar Neşriyat, 1995 İstanbul) 
(Kaynak 2: Risale-i Nur Külliyatından, Emirdağ Lahikası 1, sayfa 180, Yeniasya Neşriyat, Aralık 2013 İstanbul, 7.baskı) 
(Kaynak 3: Risale-i Nur, Emirdağ Lahikası 1 - 60.mektup, sayfa 136, Söz Basım Yayın)

Sadeleştirilmiş Hali: Risalei nur, hem şeriat, hem dua, hem hikmet, hem ibadet, hem emir ve davet, hem zikir, hem fikir, hem hakikat, hem tasavvuf, hem mantık, hem kelam bilgisi, hem ilahiyat bilgisi, hem sanata özendirme, hem belagat (güzel konuşma sanatı), hem de vahdaniyeti (Allahın birliğini) ispat kitabıdır. Risalei nur, karşıtlarını etkisiz hale getirir ve susturur.

Bu cümlelerde Kuran'ın özellikleri Risalei Nur için kullanılmıştır .Şeriat, dua, hikmet, ibadet,hakikat kitabı Kuranı kerimdir. Said Nursi ise kendi kitabını şeriat kitabı olarak tanıtmıştır.

Casiye suresi 18: Sonra seni, emirde şeriat üzere kıldık. Öyleyse ona (o şeriate) tâbî ol! Ve bilmeyenlerin hevalarına uyma!
Şura suresi 13: (Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Kuran) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır.

8- Hz. Ali'ye sayfa verildiğini söylüyor!

Said Nursi diyor ki: ..Hazreti cebrail'in ala nebiyyina huzuru nebevide getirip hz.Ali'ye sekine namıyla bir sayfa yazılı ismi azam, hz. Alinin kucağına düşmüş. Hz. Ali diyor: Ben cebrail'in şahsını yalnız alaimus sema suretinde gördüm. Sesini işittim, sayfayı aldım, bu isimleri içinde buldum'' diyerek bu ismi azamdan bahs ile bazı hadisati zikirden sonra tahdisi nimet suretinde diyor ki: Evveli dünyadan kıyamete kadar ulumu esrarı muhimme bize meşhud derecesinde inkişaf etmiş, kim ne isterse sorsun, sözümüze şüphe edenler zelil olur.
(Kaynak 1: Risale-i Nur Külliyatından, Sikke-i Tasdik-i Gaybi - 18.lema, Sayfa 230, Yeniasya Neşriyat, Şubat 2013 İstanbul, 6.baskı)
(Kaynak 2: Kaynaklı-İndeksli Risale-i Nur Külliyatı, Sikke-i Tasdik-i Gaybi - On Sekizinci Lem'a, cilt 2, sayfa 2078-2079, Yeni Asya Yayınları, İstanbul 1995)

Sadeleştirilmiş hali: Hazreti Cebrail, nebimizin huzuruna peygamberlikle alakalı şeyleri getirip Hz. Ali'ye ismi azamın yazılı olduğu sayfayı Ali'nin kucağına düşürdü. Ali diyor ki: Ben cebrail'in şahsını gök kuşağı suretinde gördüm. Sesini duydum sayfayı aldım, bu isimleri içinde buldum.'' diyerek ismi azam'dan bahsetmiş, bazı olaylardan bahsedip nimeti naklederek diyor ki: ''Ezelden kıyamete kadar yaşanacak mühim gizli bilgiler bize şahitlik derecesinde açılmış, kim ne isterse sorsun, sözümüzden şüphe edenler aşağılık olur.''

Açıklama: Said Nursi, Cebrail meleğinin Hz. Ali'ye kainatın sırlarını bildiren sayfa getirdiği iddia etmiştir. En baştan en sona kadar yaşanacak bilgileri Hz. Ali'nin bildiği söylemiştir. Cebrail Hz.Ali'ye neden kainatın sırlarını bildirsin?  Hz. Ali'ye sayfalar verildiyse o zaman vahiy almış ve nebi olmuş demektir. Böyle bir şey olmadığına göre Said Nursi, bu hikayeyi ve Hz. Ali'nin sözlerini nereden çıkardı? Bu durum hadis uydurmacılığını said Nursi'nin devam ettirdiğini göstermektedir.

Ayrıca vahiy, sayfa şeklinde değil kalbe ilham yoluyla gelmekteydi. Cebrail meleği vahyi peygamberimizin kalbine indiriyordu. Şuara Suresi 193: Onu Ruhul emin (cebrail) indirdi. 194:Uyarıcılardan olman için senin kalbine. 195:Apaçık arapça lisan ile.  Bakara suresi 97: De ki: "Cibril'e kim düşman ise, (bilsin ki) gerçekten onu (Kitabı), Allah'ın izniyle kendinden öncekileri doğrulayıcı ve mü'minler için hidayet ve müjde verici olarak senin kalbine indiren O'dur.

Kuran ile uyumlu bir rivayette Hz.Ali şöyle demiştir: Beni Resulüllah (s.a.v) çağırdı ve buyurdu ki, " Sende İsâ'ya benzer bir yön vardır. Yahudiler onu öylesine horlamışlardır ki, anasına iftira bile etmişlerdir. Hırıstiyanlar da öylesine sevmişlerdir ki, onu kendisine layık olmayan bir yere indirmişlerdir." Ali şöyle devam etti: Dikkat edin, iki grup, benim hakkımda kendilerini gerçekten mahvedeceklerdir. Birisi sevenlerdir ki, beni bende olmayan şeylerle öveceklerdir. Diğeri de horlayanlardır ki, bana olan kinleri onları bana iftiraya zorlayacaktır. Bakın, ben nebi değilim. Bana vahiy gelmez. Ama ben gücümün yettiği kadar Allah'ın kitabına ve Resulüllahın sünnetine uygun iş yaparım. Size Allah'a boyun eğmeyi emrettiğim sürece hoşunuza gitse de gitmese de bana boyun eğemek görevinizdir. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I/160)

9- Geylani'yi ilah ediniyor!

A- Ol deyince olduran kim?

Said Nursi diyor ki:  اخُصُوصْ مَرْدِ خُدَاحَضْرَتِ عَبْدُ الْقَادِرْ .... غَوْثِ اَعْظَمْ قُطْبِ دَائِرَهْ كُنْ فَيَكُونْ (Özellikle, Allah adamı Hz. Abdülkadir, Gavs-i Âzam, "ol" der "olur" dairesinin kutbu, cihanın geleceğinin haberini vermiş, her ne görmüş ise münasip bir beyanla söylemiştir.)
(Kaynak: Risale-i Nur, Barla Lahikası, 194.mektup - üçüncü kısım, sayfa 326, Söz Basım Yayın)

Sadeleştirilmiş hali: Özellikle Allah dostu Abdulkadir Geylani, en büyük yardım istenen, ol deyince olduran, dünyanın geleceğini haber vermiş her gördüğünü uygun bir beyanla söylemiştir.

Açıklama: Said Nursi, Abdulkadir Geylani'ye Gavsul Azam diyerek ondan yardım isteneceğini söyledikten sonra ol deyince oldurur diyerek onu ilahlaştırmıştır. Ol diyerek oldurmak Allah'ın özelliğidir. Geylani'nin ol deyince oldurduğunu söylemek Allah'ın vasfını bir insana yakıştırmaktır.

Bakara Suresi 117: Semaları ve arzı bedi (benzersiz) yaratandır. Bir işi olduracağı zaman ona sadece ''ol'' der ve böylece olur.

B- Dua edilmesi gereken kim?

İslam dininde birinci mesele tevhid inancıdır. Daha sonra; günah-sevap, haram-helal, farz-nafile gibi konular gelir. Birlemek anlamına gelen tevhid, Allahın birliğini kabul edip onu ilah ve rab olarak benimsemektir. La ilahe illallah derken Allahtan başka ilah yok demiş oluruz. İlah kelimesinin anlamı bilinmeden şirkten kurtulmak mümkün değildir.
İlah; kendisine sığınılan, güvenilen, medet umulan, dua edilen, şefaati umulan, en çok sevilen, en çok korkulan, yasalarına boyun eğilen, itaat edilen kişidir.
Rab; öğreten, terbiye eden, efendi, sahip, teslim olunan, mutlak doğru söyleyen gibi anlamlara gelir.

Allah'ı ilah olarak kabul eden bir kişi onun ilahlık özelliğini başkalarına yakıştırmaz. Örneğin sadece Allah’a yalvarır. Bu yüzden namaz kılarken ‘’Sadece sana ederiz kulluğu ve sadece senden isteriz yardımı’’ (Fatiha 5) ayetini okur. Namazdan sonra da bu sözüne sadık kalarak kullara dua edip yalvarmaz. Örneğin; yetiş ya geylani, medet ya rabbani, yetiş ya Ali, sığındım sana ey Allahın dostu, şefaat ya resulullah vb. şeyleri diline dolamaz. Çünkü son nebi Muhammed aleyhisselam sadece Allaha yalvarmak gerektiğini öğretmiş ve şöyle demiştir: ‘’Deki: Sadece rabbime yalvarırım, ona hiç kimseyi ortak etmem.’’ (Cin surersi 20) Ayrıca bende sizin gibi beşerim, bu yüzden Allahtan medet umun diyerek yine tevhid inancını öğretmiştir: ‘’Deki: Ben ancak sizin gibi beşerim. Bana sizin ilahınızın tek ilah olduğu vahyolunuyor. Öyleyse ona yönelin ve istiğfar edin. Vay haline müşriklerin.’’ (Fussilet suresi 6)

İslami öğretide Allahtan başkasına dua etmek yoktur çünkü tek ilah Allahtır. ‘’Öyleyse Allah ile beraber başka bir ilâha dua etme. O taktirde azap edilenlerden olursun.’’ (Şuara Suresi 213) Buna rağmen kendi seçtiği insanları Allah'a dost olarak sunan tasavvuf ehli kişiler ölmüşlerin ruhundan yardım istemeyi şirk olarak görmezler. Çünkü evliyalara Allah'ın evrende tasarruf yetkisi verdiğine inanırlar. Ruhlara yalvarıp onlardan medet umarlar. Nakşibendi tarikatından olan Said Nursi de bunlardan biridir. Cevizi bile kaybolsa Geylaniden yardım istediğini söylemiştir.

Orijinal metin: "Ben sekiz-dokuz yaşında iken, bütün nahiyemizde ve etrafında ahali Nakşî tarikatında, ve oraca meşhur Gavs-ı Hizan namıyla bir zattan istimdat ederken, ben akrabama ve umum ahaliye muhalif olarak "Yâ Gavs-ı Geylânî" derdim. Çocukluk itibarıyla elimden bir ceviz gibi ehemmiyetsiz birşey kaybolsa, "Yâ Şeyh! Sana bir Fatiha, sen benim bu şeyimi buldur." Acaiptir ve yemin ediyorum ki, bin defa böyle Hazret-i Şeyh, himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiş. Onun için bütün hayatımda umumiyetle Fâtiha ve ezkâr ne kadar okumuşsam, zât-ı Risaletten (a.s.m.) sonra Şeyh-i Geylânî’ye hediye ediliyordu. Ben üç-dört cihetle Nakşî iken, Kadirî meşrebi ve muhabbeti bende ihtiyarsız hükmediyordu. Fakat tarikatla iştigale ilmin meşguliyeti mâni oluyordu.
(Kaynak 1: Risale-i Nur Külliyatından, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Sayfa 143, Envar Neşriyat, 1995 İstanbul)
(Kaynak 2: Risale-i Nur Külliyatından, Sikke-i Tasdîk-i Gaybî, 8.lema,  sayfa 251, Yeni Asya Neşriyat, Şubat 2013 İstanbul, 6.baskı)
(Kaynak 3: Risale-i Nur, Sikke-i Tasdik-i Gaybi - Sekizinci lema, sayfa 208, Söz Basım Yayın)

said nursi

Sadeleştirilmiş hali: Ben 8-9 yaşlarımdayken bölgemizde ve çevresindeki halk Nakşi tarikatına mensuptu. Orada meşhur yardım istenen hazine ünüyle tanınmış bir zattan yardım isterken ben akrabalarıma ve bütün halka muhalefet ederek ''Ey yardıma yetişen Geylani'' derdim. Çocukluğumdan beri elimden bir ceviz gibi önemsiz birşey kaybolsa ''Ey tarikat büyüğü, sana bir fatiha, sen benim bu şeyimi buldur'' derdim. Acayip ve yemin ediyorum ki bin kere bu şekilde hz. şeyh (Abdulkadir Geylani) manevi yardımı ve duasıyla imdadıma yetişti. Onun için tüm hayatımda genellikle Fatiha ve zikirleri ne kadar okuduysam, Resulümüz'den sonra tarikat büyüğü Geylani'ye hediye ediliyordu. Ben üç dört sebeple Nakşi (tarikatına mensup) iken Kadiri (tarikatındaki) ahlak ve muhabbeti bende iradem dışında ortaya çıkıyordu. Fakat tarikatla meşkul olmama ilim tahsilim engel oluyordu.

Said nursinin ‘’Geylani kayıp eşyamı buluyordu’’ iddiasının gerçeklik payı yoktur. Çünkü Kuranda kulların yardım çağrısını işitmediği haber verilmiştir. ''Şüphesiz ki Allah’ın yanısıra yalvardıklarınız sizin gibi kullardır. Haydi çağırın da böylece icabet etsinler size eğer doğru sözlüyseniz.'' [Araf Suresi 194] ayetinde bizim gibi kul olan kişilere yalvarmanın boşuna olduğu ve icabet edemeyecekleri haber verilmiştir. Bir insan elini suya tutunca ağzına su gelmiyorsa, Allahtan başkasına dua edince de Allahın yardımı gelmez. Çünkü ona ortak koşup başkasından medet ummuştur. Bahane olarak ‘’Allah ona yetki vermiş’’ derse de şirki ikiye katlanır. Çünkü Allah Teala hiçbir ayette ‘’Falanca kişiye yetki verdim, artık ondan medet umun’’ dememiştir. Aksine şöyle demiştir: ''Hakkın daveti onadır. Ondan başkasına yalvaran kimselere hiçbir şeyle icabet etmezler. Onların durumu ancak ağzına erişmesi için avcunu suya açan gibidir. O (su ağzına) ulaşacak değildir. Kafirlerin duası dalaletten başkası değildir. [Rad Suresi 14] ayetinde kafirlerin duası dalalettir denmiştir. Allahtan başkasına yalvaranlar farkında olmadan kafir olmaktadır. Düşünebiliyor musunuz, siz kendinizi dindar sanarken Allah sizi kafir olarak görüyor çünkü başkasına el açıp dua ediyorsunuz. ‘’O hâlde kafirler kerih görse bile, siz dini Allah’a has kılarak O’na yalvarın.’’ (Mumin suresi 14) İşte bu yüzden şirk sinsi bir günahtır, kişi kendini dindar sanarken bile şükrederek şirk koşabilir.

En büyük günah olan şirke karşı peygamberler de uyarılmıştır: ‘’Andolsun sana ve senden öncekilere vahyolundu ki; eğer şirk işlersen elbette amellerin heba olur ve elbette hüsrana uğrayanlardan olursun.’’ [Zumer Suresi 65] ayetinde peygamberimize ve öncekilere ‘’şirk koşarsan amellerin boşa gider’’ bilgisi verildiği anlatılır. Demek ki peygamber bile olsa Tevhid inancını korumalı ve dosdoğru yoldan ayrılmamalı. Yusuf peygamberin duasını hatırlayalım: ‘’ ..Beni müslümanca vefat ettir ve beni salihlere kat.’’ [Yusuf suresi 101] demişti. Peygamber oldum cenneti garantiledim demedi.

Konuyla ilgili diğer bir ayette ise Allahtan başkasına yalvaranların ona ibadet etmiş olduğu bildirilmiştir. Dua etmek de ibadet etmek olduğu için Geylaniden medet umanlar ona ibadet etmiş olurlar. ‘’Allah'tan başkasına yalvarandan daha sapkın kimdir? Kıyamet gününe kadar ona kimse icabet etmez. Ve onlar (yalvardıkları kimseler) onların duasından gafildir. İnsanlar haşrolunduğu zaman onlara düşman olurlar. Ve onların ibadetini inkar ederler.’’ [Ahkaf Suresi 5-6] ayetinde hem dua edilen kişilerin durumdan habersiz olduğu hem de kıyamet günü ‘’Ben sizi işitmedim, duanıza icabet etmedim’’ diyerek kendisinden yardım isteyenleri tanımayacağı haber verilmiştir. Benzer bir ayette şöyledir: ''Eğer onlara yalvarsanız sizi işitmezler, duanızı işitseler bile icabet edemezler. Kıyamet günü sizin (kendilerine yalvarıp) şirk koşmanızı da inkâr edecekler. Bu haberin benzerini habir olandan başkası veremez.’’ [Fatır Suresi 14]

Darda kalan kişiye yardım eden Allahtır, yetki verdiği falanca kişinin ruhu değildir. Tasavvuf zihniyeti ise ‘’Allah dostuna yalvarınca da Allaha yalvarmış olursun’’ diyerek çarpık bir inancı savunur. Halbuki Allah Teala şöyle buyurur: ‘’Yahut kimdir darda kalan ona dua ettiği zaman icabet eden ve sıkıntıyı açan ve sizi yeryüzünde halifeler kılan? Allah ile birlikte bir ilah mı? Pek az tezekkür ediyorsunuz.’’ (Neml suresi 62) ayetinde dua edene icabet edecek kişinin Allah olduğu bildirilir. Örneğin savaş alanında bile evliya ruhları değil melekler yardıma gelir. ‘’Rabbinizden yardım istediğiniz zaman, böylece size icabet etti. Şüphesiz ki ben size yardım edenim, peş peşe bin melek gönderirim.’’ [Enfal suresi 9] ayetinde rabden yardım istemekten bahsedilir. Rab ve ilah olarak Allahı benimseyenler tıpkı namazda okuduğu gibi ‘’sadece sana kulluk eder ve sadece senden yardım isteriz’’(Fatiha 5) ayetine tabi olurlar ve Allahtan yardım isterler. Böylece Allah savaş bölgesine melekleri gönderir. Bu melekler kafirlerin boyunlarına ve ellerine vururlar. ''Rabbin vahyetmişti meleklere: Şüphesiz ki ben sizinleyim, iman eden kişileri sağlamlaştırın. Kâfir kişilerin kalbine korku vereceğim. Artık vurun onların boyunlarına ve onların bütün parmaklarına.'' [Enfal Suresi 12]

Bunca ayet gösteriyor ki Allahtan başkasına yalvarıp dua etmek şirk günahı işlemektir. Yukarıdaki ayetlere göre Geylani bu yardım çağrılarından habersiz. O halde Said Nursi nin kayıp eşyasını bulan kişi Geylani değil, bir cin şeytandır. Cinlerin insanları saptırdığı Kuranda haber verilmiştir. ''İnsanlardan bazı adamlar cinlerden bazı adamlara sığınıyordu. Böylece onların azgınlığını artırdılar. '' (Cin Suresi 6) Cin şeytanlar insanların şirkini artırmak için ruhlardan yardım isteyenlerin isteğini yerine getirirler. Allah teala yalan söylemeyeceğine göre Said Nursi'nin kayıp eşyasını bulan Geylani değil, cin şeytanlardır. Şeytan da ins ve cin şeytan olarak ikiye ayrılır. Nas suresine ve Enam 112.ayete bakabilirsiniz.  Ayrıca Said Nursi, kendisine ledun ilmi, kainatın sırları gibi kimseye verilmeyen ilimlerin verildiğini de söylemektedir. Kainatın sırrını bilen adam ölülerden yardım ister mi? Bakın nasıl kendini göklere çıkarıyor:

Said Nursi diyor ki: Evet, o zât daha hal-i sabavette iken ve hiç tahsil yapmadan, zevâhiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde ulûm-u evvelîn ve âhirîne ve ledünniyat ve hakaik-ı eşyaya ve esrar-ı kâinata ve hikmet-i İlâhiyeye vâris kılınmıştır ki, şimdiye kadar böyle mazhariyet-i ulyâya kimse nail olmamıştır. Bu harika-i ilmiyenin eşi asla mesbuk değildir.
(Kaynak 1: Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, sayfa 610, Envar Neşriyat, 1995 İstanbul)
(Kaynak 2: Risale-i Nur Külliyatından - Tarihçe-i Hayat - Afyon Hayatı, Sayfa 927, Yeni Asya Neşriyat, Ağustos 2013 İstanbul, 7.baskı)
(Kaynak 3: Risale-i nur, Tarihçe-i Hayat - Afyon hayatı, sayfa 759 ve Şualar - 15.şua, El hüccetul zehra, sayfa 820, Söz Basım Yayın)

Sadeleştirilmiş hali: Evet, o zat daha çocukken hiç öğrenim görmeden zahiri kurtarmak için üç aylık bir öğrenim süresi içinde; öncekilerin ve sonrakilerin ilimleri, Ledun ilmi, varlıkların iç yüzü, kainatın sırları, ilahi hikmete varis kılındı ki böyle bir şerefe kimse nail olmamıştır. Bu harika ilmin benzerine asla yetişilmiş değildir.

10- Mezarda meleklere Risale okuyacağız diyor!

Said Nursi diyor ki: Sarf ve nahiv ilmini okuyan bir medrese talebesinin vefat edip, kabirde Münker ve Nekir’in: "Men Rabbüke" (Senin Rabbin kimdir?) diye suallerine karşı, kendini medresede zannedip nahiv ilmiyle cevap vererek, "Men mübtedâdır, Rabbüke onun haberidir. Müşkül bir meseleyi benden sorunuz, bu kolaydır" diyerek, hem o melâikeleri, hem hazır ruhları, hem o vâkıayı müşahede eden orada bulunan bir keşfü’l-kubur velîsini güldürdü ve rahmet-i İlâhiyeyi tebessüme getirdi. Azaptan kurtulduğu gibi, Risale-i Nur’un bir şehid kahramanı olan merhum Hâfız Ali, hapiste Meyve Risalesini kemâl-i aşkla yazarken ve okurken vefat edip kabirde melâike-i suale mahkemedeki gibi Meyve hakikatleriyle cevap verdiği misilli, ben de ve Risale-i Nur şakirtleri de, o suallere karşı Risale-i Nur’un parlak ve kuvvetli hüccetleriyle istikbalde hakikaten ve şimdi mânen cevap verip onları tasdike ve tahsine ve tebrike sevk edecekler inşaallah.
(Kaynak 1: Risale-i Nur Külliyatından, Şualar, sayfa 259, Envar Neşriyat, 1995 İstanbul)
(Kaynak 2: Risale-i Nur Külliyatından - Şualar, 11.şua-meyve risalesi, sayfa 417, Yeniasya Neşriyat, Temmuz 2013 İstanbul, 7.baskı)
(Kaynak 3: Risale-i Nur, Şualar- 11.şua, Meyve risalesi - 11.mesele, sayfa 339 ve Asa-yı Musa - birinci kısım, meyve risalesi - 11.mesele, sayfa 102, Söz Basım Yayın)

Sadeleştirilmiş hali: Dil bilgisi ve kelimelerin cümle içindeki kullanımı ilmini okuyan bir medrese öğrencisinin ölüp kabirde münker ve nekir isimli sorgu meleklerinin ''Rabbin kimdir?'' sorularına karşı kendini medresede zannedip söz dizimi ilmiyle cevap vererek ''kimdir sorusuna cevap rabbuke'dir. Çetin/zor bir meseleyi bana sorun, bu sorunuz çok kolay'' diyerek hem o melekleri hem hazır ruhları hem o olayı gözlemleyen oradaki keşif ehli evliyaları güldürdü ve ilahi rahmeti tebessüm ettirdi. Azaptan kurtulduğu gibi Risalei Nur'un bir şehit kahramanı olan merhum Hâfız Ali, hapiste Meyve Risalesini/broşürünü büyük bir aşkla yazıp okurken vefat edip kabirde meleklerin sorularına mahkemeye çıktığında meyve hakikatleriyle cevap verdiği gibi ben ve risalei nur talebeleri de o (kabirdeki) sorulara karşı risalei nur'un parlak ve kuvvetli delilleriyle gelecekte hakikaten, şimdi ise manen cevap verip onları onaylama, beğenme ve tebrik edecekler Allah'ın izniyle.

Açıklama: Said Nursi, kabirde neler yaşandığını görmüş gibi anlatıp medrese talebesinin kabirdeki sorgusuna ne cevap verdiğini söylemiştir. ''Rabbim senin de rabbindir'' diyen kişi hem melekleri güldürmüş, hem ruhları hem de keşif ehli evliyaları güldürmüş, Allahı da tebessüm ettirmiştir. Meleklerin güldüğünü said nursi nereden biliyor? Allahın tebessüm ettiğini nereden biliyor? Ayrıca hafız Ali de meyve risalesini çoğaltırken ölüyor ve meleklere risale ile cevap veriyor. Sonra nurcular da böyle rahat cevap verecek diyerek insanları kendi fırkasına çekmeye çalışıyor. Eğer kabirde bir cevap verilecekse bu cevabın ayetlerle verilmesi gerekmez miydi? Melekler ne yapsın said nursinin yazdığı şeyleri? Allah Teala diyor ki: ‘’Şüphesiz ki o senin için ve kavmin için elbette zikirdir ve sorumlu olacaksınız.’’ (Zuhruf Suresi 44) ayetinde Kuranın zikir olduğu yani hatırlanması, bahsedilmesi gereken şey olduğu ve Kurandan sorumlu tutulacağımız bildirilmiştir. Rabbimiz bizi Kurana davet ederken Said Nursi ise Risaleye davet etmektedir. Zira herkes kendi kutsal kitabına davet eder değil mi?

11- Eleştirileri önlemek için bahaneler uyduruyor!

A- Nurcuları eleştirenler vatan hainiymiş!

Said Nursi diyor ki: Çünkü bu millet ve vatan, hayat-ı içtimaiyesi ve siyasiyesi anarşilikten kurtulmak ve büyük tehlikelerden halâs olmak için, beş esas lazım ve zarurîdir. Birincisi: merhamet. İkincisi: hürmet. Üçüncüsü: emniyet. Dördüncüsü: haram ve helâlı bilip haramdan çekilmek. Beşincisi: serseriliği bırakıp itaat etmelidir. İşte Risale-i Nur, hayat-ı içtimaiyeye baktığı vakit bu beş esası temin edip, hem âsâyişin temel taşını tesbit ve temin eder. Risale-i Nur’a ilişenler kat’iyen bilsinler ki, onların ilişmesi, anarşilik hesabına, vatan ve millete ve asâyişe düşmanlıktır..
(Kaynak 1: Risale-i Nur Külliyatından, Kastamonu Lahikası, sayfa 241, Envar Neşriyat, 1995 İstanbul)
(Kaynak 2: Risale-i Nur Külliyatından - Kastamonu Lahikası - Tahlil, Sayfa 346-347, Yeni Asya Neşriyat, Nisan 2013 İstanbul, 6.baskı)
(Kaynak 3: Risale-i Nur, Kastamonu Lahikası - 155.mektup, sayfa 296, Söz Basım Yayın)

Sadeleştirilmiş hali: Risalei nur, sosyal yapıya bakıldığı zaman siyasi anarşilikten kurtulmak ve büyük tehlikelerden kurtulmak için beş esas lazım ve zorunludur. 1- Merhamet, 2-Hürmet, 3- Emniyet/Güvenlik 4- Haram ve helalleri bilip haramlardan kaçınmak, 5- Serserilik/başına buyrukluğu bırakıp itaat etmelidir. İşte risale-i nur, sosyal yapıya bakıldığı zaman bu beş maddeyi temin eder. Hem asayiş/düzenin temel taşını tespit ve temin eder. Risale-i Nur'a ilişenler/sataşanlar kesinlikle bilsinler ki onların sataşması anarşi/kargaşa hizmetidir, vatana millete ve asayişe/düzene düşmanlıktır..

Açıklama: Said Nursi kendi kitabını kutsal göstermek ve eleştirilmesini engellemek için Risale-i Nur içerisindeki yanlışları oraya çıkaranları  ''Düzeni bozmak ve vatan hainliği'' ile suçlamıştır. Bir kitap yazdığınızı düşünün, insanlara bu kitabın Kuran'ın geldiği yerden geldiğini söyleyin, sonra da eleştirileri önlemek için bu kitabı eleştirenlere vatan haini deyin. Yapmazsınız değil mi? Bu kadar ileri gitmezsiniz. İşte bunları said nursi yapmıştır.

B- Nurculara ilişenler maskara olurmuş!

Said Nursi diyor ki: Ikinci bir nümûne: Bilmediğim ve şimdi dahi tanımadığım bir zât, atını, beni gezdirmek için vermiş. Ben de, rahatsızlığım için, teneffüs kastı ile, ekser günlerde, yazda bir iki saat gezerdim. O at ve araba sahibine elli liralık kitap vermeye söz vermiştim-tâ kaidem bozulmasın ve minnet altına girmeyeyim. Acaba bu işte hiçbir zarar ihtimâli var mı? Halbuki, "O at kimindir?" diye, elli defa bizlerden hem vâli, hem adliyeciler, hem zâbıta ve polisler sordular. Güyâ büyük bir hâdise-i siyâsiye ve âsâyişe temas eden bir vâkıadır! Hattâ, bu mânâsız soruşların kesilmesi için, iki zât hamiyeten, biri "At benimdir," diğeri "Araba benimdir" dedikleri için, ikisini de benimle beraber tevkif ettiler. Bu nümûnelere kıyâsen, çok çocuk oyuncaklarına seyirci olup gülerek ağladık ve anladık ki, Risâle-i Nur’a ve şâkirtlerine ilişenler maskara olurlar!
(Kaynak 1: Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, Sayfa 550, Envar Neşriyat, 1995 İstanbul)
(Kaynak 2: Risale-i Nur Külliyatından - Tarihçe-i Hayat - Afyon Hayatı, Sayfa 839, Yeni Asya Neşriyat, Ağustos 2013 İstanbul, 7.baskı * Risale-i Nur Külliyatından, Lemalar - 26. Lema ,Sayfa 568, Yeni Asya Neşriyat, Nisan 2013 İstanbul, 7.baskı)
(Kaynak 3: Risale-i Nur, Tarihçe-i Hayat - Afyon Hayatı/Afyon mahkemesi, sayfa 684, Söz Basım Yayın)

Sadeleştirilmiş hali: İkinci örnek: bilmediğim ve şimdi bile tanımadığım bir kişi, atını beni gezdirmek için verdi. Ben de rahatsızlığım için temiz hava amacı ile çoğunlukla yazın bir kaç saat gezerdim. O at arabasının sahibine 50 liralık kitap vermeye söz vermiştim. Karakterim bozulmasın ve kendimi borçlu hissetmeyim diye. Acaba bu işte herhangi bir zarara uğrama ihtimali var mı? Halbuki o at kimin diye; vali, adliyeciler, zabıta ve polisler ellibin kere sordular. Güya büyük bir siyasi olay ve düzenle alakalı bir olaydır. Hatta bu anlamsız soruşturmanın bitmesi için iki kişi insanlık için '' bu at benimdir'' dedi, diğeri ise ''araba benimdir'' dedi. Bu yüzden onları da benimle birlikte alıkoydular.  Bu örneklere bakılırsa bir çok kez çocuk oyuncağı işlerle karşılaşıp güldük ve ağladık. Anladık ki risale-i nur ve talebelerine sataşanlar maskara olurlar.

Açıklama: Said Nursi bir anısını anlattıktan sonra nurculara sataşanlar maskara olurlar demiştir. Ortada maskara olan kimse yoktur. Yine kendini övmek için ve rahat bırakılmak istediği için ''bize ilişenler maskara olur'' demiştir. Anlattığı hikayenin maskara olmakla ilgisi yoktur.

C- Nurcuları eleştirenler çarpılırmış ve nurcuları eleştirince kış sert geçiyormuş!

Said nursi diyor ki: Nasıl ki Eğirdir'de Asâ-yı Mûsâ'yı müsadere eden ve mahkemeye veren adam kendisi iki sene hapis cezasıyla tokat yedi. Ve Hüsrev'e hiddetle bir ay ceza veren hâkimin istifaya mecbur olmasıyla ve refikasının oradan mufarakatıyla bir nevi tokat yemesi gibi, aynen burada dahi size leffen gönderdiğimiz pusulada yazılan tokatlar kat'î gösteriyorlar ki, biz bir himayet ve inayet altındayız; bize ilişenler, âhirette şiddetli tokatlar yiyecekleri gibi, dünyada dahi bir kısmı çabuk çarpılır.
Hem bu defa, bize hücumların aynı zamanında kış çok hiddet etti, şiddetli soğuk ve fırtına ile havanın kızdığını gösterdiği gibi, hücumları durmasıyla ve Nurcuların ferahlanmasıyla bu zemherir günleri nevruz günleri gibi gülmeye başladı. O tebessüm, devamla mânevî bir müjde ve teselli veriyor kanaatindeyiz.
(Kaynak 1: Risale-i Nur Külliyatından, Emirdag Lahiksı, sayfa 288, Envar Neşriyat, 1995 İstanbul)
(Kaynak 2: Risale-i Nur Külliyatından, Emirdağ Lâhikası 1, Sayfa 494, Yeniasya Neşriyat, Aralık 2013 İstanbul, 7.baskı)
(Kaynak 3: Risale-i nur, Emirdağ Lahikası 1 - 221.mektup, Söz Basım Yayın)

Sadeleştirilmiş hali: Nasıl ki Isparta'nın eğirdir ilçesinde musa'nın asasına el koyup mahkemeye veren adam iki sene hapis cazesı alarak tokat yedi.  Hüsrev'e öfkeyle bir ay ceza veren hakim'in istifaya mecbur kalması ve fena şekilde oradan ayrılması ile bir nevi tokat yemesi gibi aynı şekilde burada size ek olarak gönderdiğimiz pusula'da yazılan tokatlar kesinlikle gösteriyor ki biz (nurcular) bir himaye/koruma ve lutuf altındayız. Bize ilişenler/sataşanlar ahirette şiddetli tokat yiyecekler, dünyada bile cezaları çabuk verilir.
Hem bu sefer, bize hücum ettikleri için kış çok öfkeli geldi, şiddetli soğuk ve fırtına ile hava kızgınlığını gösterdi. Hucumların/eleştirilerin durmasıyla ve nurcuların rahatlamasıyla bu kara kış ortamı nevruz zamanı gibi güzelleşti. O tebessüm/gülümseme devamında menevi bir müjde ve teselli veriyor görüşündeyiz.

Açıklama: Bu iddialara şunu sormak gerekir: Kuran'ı eleştirenler bile çarpılmazken Risale-i Nur'u eleştirenler niye çarpılıyor? Said Nursi'nin kitabı Kuran'dan daha mı kutsal? Kışın sert geçmesinin nurculukla ne ilgisi var? Allah nurcuları eleştirenler yüzünden insanları soğukla mı imtihan etti? Bu satırların yazılma amacı nurcuların rahatça faliyet göstermesini sağlamak ve insanların gözünü korkutmaktır. Bize ilişenler tokat yer, musibet olur vb şeylerle insanların gözünü korkutmaya çalışmaktadır.

12- Kıyamet'in vaktini haber veriyor!

Said Nursi diyor ki: Ramazan-ı Şerifte onuncu günün ikinci saatinde birden bu hadis-i şerif hatırıma geldi. Belki, Risale-i Nur şakirtlerinin taifesi ne kadar devam edeceğini düşündüğüme binaen ihtar edildi. ''La tezelu daifetun min ummeti'' (şedde sayılır, tenvin sayılmaz) fıkrasının makam-ı cifrîsi 1542 ederek nihayet-i devamına îma eder. ''La ya'lemul ğaybe illallahu zahiriyne alel haggi.'' (şedde sayılır) fıkrası dahi; makam-ı cifrîsi 1506 edip, bu tarihe kadar zahir ve aşikârane, belki galibane; sonra tâ kırk ikiye kadar, gizli ve mağlubiyet içinde vazife-i tenviriyesine devam edecegine remze yakın îma eder. ''Vel ilmu indallahi la ya'lemul ğaybe illallahu hatta ye'tiyallahu bi emrihi.'' (şedde sayılır) fıkrası dahi; makam-ı cifrîsi 1545 olup, kâfirin basında kıyamet kopmasına îma eder.
(Kaynak 1: Risale-i Nur Külliyatından, Kastamonu Lahikası, sayfa 27-28, Envar Neşriyat, 1995 İstanbul)
(Kaynak 2: Risale-i Nur Külliyatından, Kastamonu Lâhikası - Âhirzamandan Haber Veren Mühim Bir Hadis, Sayfa 51, Yeni Asya Neşriyat, Nisan 2013 İstanbul, 6.baskı)
(Kaynak 3: Risale-i Nur, Kastamonu Lahikası - 21.mektup, sayfa 47, Söz Basım Yayın)

Açıklama: Kuran'da kıyamet vaktini kimsenin bilemeyeceği haber verildiği halde, Said Nursi kıyametin tarihini 2120 olarak belirlemiştir. Allah ise şöyle buyurur: ''Muhakkaki ki kıyamet vakti gelecektir. Onun kopacağını neredeyse (herkesten) gizleyecektim ki, bütün nefsler yapıp ettiklerinin karşılığını alsın. (Taha Suresi, 15)

Bu ayette kıyametin bir gün mutlak kopacağı haberini bile Allah ''neredeyse gizleyecektim'' diyerek imtihan'ın dozunu artırmadığını bildirmiştir. Kıyametin mutlaka kopacağı bilgisini vererek, insanların o gün için hazırlık yapması gerektiği bildirilmiştir. Lakin ne zaman kopacağını kimseye bildirmemiştir. Son nebi Hz. Muhammed bile kıyamet'in vaktini bilmemektedir.

Araf Suresi 187: ..Sanki sen onu çok iyi biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki, onun bilgisi Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler.
Naziat Suresi 42: Sana o saatten (kıyâmetten) soruyorlar: “Onun vukuu ne zaman?”43: Sende onun zikrinden başka ne var ki? (Sadece kopacağını söyleyebilirsin) 44:Onun sonu rabbine'dir.

13- Nurcuların cennetlik olduğunu uyduruyor!

Said Nursi diyor ki:
Kardeşlerim, bugünlerde biri Risaletü’n-Nur talebelerine, diğeri bana ait iki mesele ihtar edildi. Ehemmiyetine binaen yazıyorum. BİRİNCİ MESELE : Birinci Şuada iki üç ayetin işârâtında, Risaletü’n-Nur’un sadık talebeleri imanla kabre gideceklerine ve ehl-i Cennet olacaklarına dair kudsi bir müjde ve kuvvetli bir beşaret bulunduğu gösterilmiştir..
(Kaynak 1: Risale-i Nur Külliyatından, Kastamonu Lahikası, sayfa 18, Envar Neşriyat, 1995 İstanbul)
(Kaynak 2: Risale-i Nur Külliyatından, Kastamonu Lâhikası, Sayfa 37, Yeni Asya Neşriyat, Nisan 2013 İstanbul, 6.baskı)
(Kaynak 3: Risale-i Nur, Kastamonu Lahikası - 13.mektup, sayfa 36, Söz Basım Yayın)

Sadeleştirilmiş hali: Kardeşlerim! Bu günlerde nur talebelerine biri bana ait iki tane mesele hatırlatıldı. Önemi sebebiyle yazıyorum. 1.mesele: Birinci Şua'da iki üç ayetin işaretine göre risale-i nur'un sadakatli talebeleri imanla kabire girecekler ve cennet ehli olacaklar diye kutsal bir müjde ve kuvvetli bir iyi haber bulunduğu gösterildi.

Örnek 2: Demek ehemmiyet onun fevkalâde büyüklüğünden değil, belki musibetin fevkalâde dehşetine ve tahribatına karşı mücahedesi cüz'î ve az olduğu halde gayet büyük öyle bir ehemmiyet kesb etmiş ki, bu âyette işaret ve beşaret-i Kur'âniyede ifade eder ki, "Risale-i Nur dairesi içine girenler tehlikede olan imanlarını kurtarıyorlar ve imanla kabre giriyorlar ve Cennete gidecekler" diye müjde veriyorlar. Evet, bazı vakit olur ki, bir nefer gördüğü hizmet için bir müşirin fevkine çıkar, binler derece kıymet alır.
(Kaynak 1: Risale-i Nur Külliyatından, Şualar, sayfa 698, Envar Neşriyat, 1995 İstanbul)
(Kaynak 2: Risale-i Nur külliyatından, Şualar - 1.şua, sayfa 1083, Yeniasya Neşriyat, Temmuz 2013 İstanbul, 7.baskı)
(Kaynak 3: Şualar, Birinci şua-İkinci sual-altıncı ayet, sayfa 852, Söz Basım Yayın)

Cevap: Said Nursi, insanları kendi fırkasına çekebilmek için cennet garantisi vermektedir. Kuran'da ise Müminlerin cenneti garantiledim düşüncesine kapılmaması gerektiği yazmaktadır.

Mearic suresi 26: Ve onlar ki, dîn gününü tasdik ederler. 27: Ve Onlar, Rab’lerinin azabından korkarlar. 28: Şüphesiz ki Rablerinin azabı emin olunmayandır.
Secde Suresi 16: Yanlarını yataklarından uzaklaşıp, Rablerine korku ve ümit ile dua ederler ve rızıklandırdığımız şeylerden infak ederler.

Din adamlarının ''kendinize gelin Allahın ipi olan Kuran'a sarılın'' demesi lazımken ''bize gelin bizim fırkamız cennetlik'' demesi şarlatanlık örneğidir. 2 ocak 2015 yılında mevlid kandilinde konuşan, Uşşaki cemaatinin şeyhi Fatih Nurullah da ''Elimi öpenler cennete girecek'' diyerek kendisini ve ona uyanları cennetlik ilan etmiştir.  ''İcazet aldıktan sonra, fazla el öptürme meraklısı değildim, böyle öpenden çekiyodum çekiliyorum falan. Bir gün bir maneviyat, bir uçaktan iniyorum. Millet beni karşılıyor elimi öpmek istiyor. Ben çekiyorum çekiyorum. Diyorlar ki: ''Niye çekiyorsun elini? Elini öpenler cennete girecek.''İkisini birden uzatıyorum, 30-40 elim olsa ümmeti muhammed'e uzatıyorum işte var mı diyeceğiniz? (Uşşaki cemaati şeyhi Fatih Nurullah - Nurani TV, 2 ocak 2015)

Yalan ve yöntem aynıdır. Önce kendilerini cennetlik ilan ederler sonra kendilerine uyanların cennetlik olduğunu söylerler. Allahu Teala diyor ki: Ey insanlar! Şüphesiz ki Allah'ın vaadi haktır. Öyleyse dünya hayatı sizi sakın aldatmasın, aldatıcılar da sizi Allah ile aldatmasınlar. (Fatır Suresi 5)

Diğer örnek ise üveysilik fırkasına mensup muharrem karabay'ın kendi fırkasını cennetlik ilan etmesidir. Örnek: ''Daha başlarda bir gün Cuma namazında ruhumu ahirette seyrettim. Ne muhteşemdi. Ben buradan ruhumu seyrediyordum. Kısa bir yolculuk sonunda mahşer yerinde Peygamber Efendimizin elinde Nurdan Sancağı bembeyaz ve dalgalanmaktaydı. Daha sonra Müslümanların altına girdikleri Hamd Sancağı gösterildi (yere paralel, altı hep aynı yaşta insan dolu) Ne muhteşemdi ne muhteşem. Bana gösterilen yönde “La İlahe İllallah Muhammed’in Resulullah” yazıyordu. Üveyslerin Hamd Sancağı altında yerleri en ön saflardaydı. Bu benim ilk tecellimdi. Yaşatan Rabbime hamd, O’nun sevdiklerine ezelden kıyamete kadar Salât-ı Selâm olsun. [Muharrem Karabay- Aşk-ı Üveysi kitabı 1, Sayfa 95, Ufuk matbaa İstanbul, Ağustos 2015] Bak: Üveysilik

Müslüman olmaya karar veren bir gayri müslim düşünün. Her bir fırka ''biz cennetliğiz bize gel'' diyor. Bu adam müslüman olmaktan vaz geçip karmakarışık dine girmeyi red edecektir. Oysaki sadece Kuran'a uyulsa din kolay olacak ve hak din yaşanacaktır. Fırkalar yüzünden gayri müslimler islam'dan uzaklaşmaktadır. Yaşanmış örnek şöyledir:

''Bana uzak doğu ülkelerinden olan Japonya'nın Tokyo ve oseka şehirlerinde oturan müslümanlar tarafından bir mektup gönderildi. Mektup özetle şu konudan bahsediyor: ''İslam nedir, mezhep ne demektir? İslam diniyle şereflenen birisinin 4 mezhepten birisine veya başka bir mezhebe girmesi yani; maliki, hanefi, şafii veya hanbeli olması gerekir mi gerekmez mi? Çünkü burada büyük bir ihtilaf ve vahim bir münakaşa başladı. Japon fikir adamlarına bir kaç aydın islam dinine girmek ve iman ile müşerref olma isteklerini Tokyo'da bulunan müslüman cemiyetine açtılar. Hindistanlı müslüman bir gurup, kendilerinin ümmetin kandili olan Ebu Hanife'nin mezhebini seçmelerini, Endonezyalı bir gurup ise şafii mezhebinden olmaları gerektiğini söylediler. Japonlar bu sözleri işitince çok şaşırdılar, onların bu tutumlarına hayret ettiler. Mezhep sorunu onların müslüman olma yolunu tıkadı. (Kaynak: İslam'da Mezhep - Muhammed b. Sultan el-Masumi- önsöz, insanlar yayınları, tercüme: Mustafa dönmez, 2010 eylül)

14-Amerikayı islama hizmet eden devlet olarak tanıtıyor!

Said Nursi diyor ki: Ve dinde lâübali kısmını dahi cidden îkaz edip "Aman, çabuk hakikat-i İslâmiyeye yapışınız!" ihtar ediyoruz ki, vatan ve millet ve onların hayatı ve saadeti, hakaik-i Kur'âniyeye dayanmak ve bütün âlem-i İslâmı arkasında ihtiyat kuvveti yapmak ve uhuvvet-i İslâmiye ile dört yüz milyon kardeşi bulmak ve Amerika gibi din lehinde ciddî çalışan muazzam bir devleti kendine hakikî dost yapmak, iman ve İslâmiyetle olabilir. Biz bütün Nurcular ve Kur'ân hizmetkârları onlara hem haber veriyoruz, hem İslâmiyete hizmette muvaffakiyetlerine dua ediyoruz. Hem de rica ediyoruz ki, bu memleketin bir ehemmiyetli mahsulü ve vatanda ve şimdi âlem-i İslâmda pek büyük fâidesi ve hizmeti bulunan Risale-i Nur'u müsaderelerden kurtarıp neşrine hizmet etsinler. Bu vatandaki dindarları kendine taraftar etsinler. Ve selâmeti bulsunlar.
(Kaynak 1: Risale-i Nur Külliyatından, Emirdağ Lahikası, sayfa 209, Envar Neşriyat, 1995 İstanbul)
(Kaynak 2: Risale-i Nur Külliyatından, Emirdağ Lahikası II, sayfa 816, Yeniasya Neşriyat, Aralık 2013 İstanbul, 7.baskı)
(Kaynak 3: Emirdağ Lahikası  II, 130.Mektup, sayfa 596, Söz Basım Yayın)

Açıklama: Said Nursi bu cümlelerde Amerikayı müslüman gibi göstermek istemiştir '' Amerika gibi din lehinde ciddî çalışan muazzam bir devleti kendine hakiki dost yapmak'' diyerek Amerikanın islama hizmet ettiğini iddia etmektedir. Halbuki durum tam tersidir, Amerika İslam lehine hiçbir çalışma yapmaz çünkü müslüman değillerdir. Bu konuda Allahu teala şöyle buyurmuştur: ''Ey iman edenler! Yahudi ve hıristiyanları veliler edinmeyin. Onlar birbirinin velisi'dir. Sizden kim onlara dönerse artık onlardan olur. Muhakkak ki Allah zalimler kavmini hidayete erdirmez. (Maide suresi 51)

Ayrıca Said Nursi'nin, ''Biz bütün Nurcular ve Kur’ân hizmetkârları onlara hem haber veriyoruz, hem İslâmiyete hizmette muvaffakiyetlerine dua ediyoruz.'' cümlesi de yılların hıristiyan topluluğunu müslüman gösterme çabasıdır. Yani Said Nursi, dinler arası diyalog için kullanılmıştır. Misyonerler islam'ı içerden yıkmak için Nurculuk isimli yeni bir din kurmuşlardır.

15- Cehenneme gitmeyi kabul ederim diyor!

Said Nursi diyor ki: Bu hizmete, yani ehl-i imanı dalâlet-i mutlakadan kurtarmaya, lüzum olsa, dünyevî hayat gibi, uhrevî hayatımı da feda etmek bir saadet bilirim. Binler dostlarım ve kardeşlerimin cennete girmeleri için, cehennemi kabul ederim.
(Kaynak 1: Risale-i Nur Külliyatından, Emirdağ Lahikası, sayfa 13, Envar Neşriyat, 1995 İstanbul)
(Kaynak 2: Risale-i Nur Külliyatından, Emirdağ Lahikası I, sayfa 43, Yeniasya Neşriyat, Aralık 2013 İstanbul, 7.baskı)
(Kaynak 3: Emirdağ Lahikası II, 4 ve 32. mektup, sayfa 36, Söz Basım Yayın)

Sıddık-ı Ekber (ra) demiştir ki: "Cehennemde vücudum kadar büyüsün ki, ehl-i imâna yer kalmasın."
(Kaynak 1: Risale-i Nur Külliyatından, Sözler, sayfa 757, Envar Neşriyat, 1995 İstanbul)
(Kaynak 2: Risale-i Nur Külliyatından, Sözler - Konferans, sayfa 1230, Yeniasya Neşriyat, Mart 2013 İstanbul, 10.baskı)
(Kaynak 3: Risale-i Nur, Sözler - Konferans, sayfa 1022, Söz Basım Yayın)

Cevap: İslam'a hizmetin amacı cehennemden kurtulmaktır. Lakin said nursi luzum olduğu takdirde insanları dalaletten kurtarıp cennete girmeleri için cehenneme gitmeyi kabul edeceğini söylemiştir. Said Nursi'nin cehenneme gitme isteği aslında Hz. Ebubekir'i taklit etmektir. Ebubekir adına uydurulan bir sözü sahih kabul edip kitabına eklemiştir. Bunu söyleme amacı insanların gözünde yücelmek ve ''bizim için cehenneme gitmeyi bile kabul ediyor , ne büyük adam'' dedirtmektir. Psikoloji oyunlarıyla kendini yüceltmektedir. Oysaki bir müslüman insanları dalaletten kurtarmak için kafir olup cehenneme gitmez. Çünkü cehennem hiç kimsenin girmek istemeyeceği kadar korkunç ve dehşetli bir yerdir.

Lokman suresi 33: Ey insanlar! Rabbinize karşı takva sahibi olun ve korkun o günden ki baba çocuğuna karşılık veremez, çocukta babasına karşılık veremez. Muhakkak ki Allah'ın vaadi haktır, öyleyse dünya hayatı ve gurur sizi aldatmasın.
Mearic suresi 10: Ve sormaz yakın dostlar birbirini. 11:Onlara gösterilince, mücrimler temenni ederler fidye vermeyi, izin günü azaptan kurtulmak için oğullarını 12: eşini ve kardeşini 13: Kendisini barındıran kabilesini. 14: Ve yeryüzünde kim varsa hepsini (versin de), sonra kendisini kurtarsın. 15: Asla (mümkün olmayacak) şüphesiz ki o alevli ateştir.
Abese suresi 34: O gün kişi kardeşinden kaçar. 35: annesinden ve babasından, 36: eşinden ve oğlundan (kaçar). 37: Onların hepsinin, izin günü, kendilerini meşgul eden bir meşkuliyeti vardır.

Peygamberimiz de insanların kurtulmasını çok istemiştir ama ''sizin için cehenneme giderim '' dememiştir. Hatta Hz. Muhammed dalalette olanlara o kadar üzülürdü ki neredeyse üzüntüden hasta olacaktı. ''Onlar mü’min olmuyorlar diye, neredeyse kendini helâk edeceksin.''(Şuara suresi 3) Buna rağmen kimseye ''siz cennete gidin ben sizin yerinize cehennemde yanayım'' demedi.

Örnek 2: Sonra, ben cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin, yalnız yirmi beş milyon Türk cemiyetinin değil, yüzlerce milyon bütün İslâm cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur'ân'ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, Cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül gülistan olur."
(Kaynak 1: Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, sayfa 630, Envar Neşriyat, 1995 İstanbul)
(Kaynak 2: Said Nursi, Tarihçe-i Hayat - Isparta Hayatı, sayfa 962, Yeniasya Neşriyat, Ağustos 2013 İstanbul, 7.baskı)
(Kaynak 3: Risale-i Nur, Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı - Tahliller, sayfa 785, Söz Basım Yayın)

Açıklama: Said Nursi yine kendini övdürmek için ''cehenneme gitsem de gönülüm gül bahçesinde olur'' demiştir.  Bunu okuyan  nurcular ''üstadımız ne büyük adam, insanların iman etmesi için cehenneme gidiyor, yanarken bile herkes cennete gittiği için gül bahçesinde hissediyor'' diyeceklerdir. Oysaki Allah çoğunluğun şirk işleyerek Allah'a iman edeceğini şöyle bildirmiştir: ''Onların çoğu şirk koşmadan Allah'a iman etmezler'' (Yusuf suresi 106) Said Nursi bu ayeti görmemiş olacak ki çoğunluğun kendini dindar sandığı halde cehennneme gideceğinden haberi yok.

Cennetin zindan olması söz konusu değildir. Çünkü cennet; kötü düşüncelerin ve huzursuzluğun, mutsuzluk ve keder'in olmadığı asıl yaşama yeridir. Dünya hayatında hissettiğimiz üzüntüler, sıkıntılar cennette olmayacaktır, sadece mutluluk ve sevinç olacaktır. Said Nursi ise cenneti'in bu özelliklerini yok sayarak kendini yüceltmek için ''Kuran cemaatsiz kalırsa cenneti istemem orası bana zindan olur'' demektedir. Kuran'ın cemaatsiz kalması da zaten yaşanacaktır, hatta peygamberimiz kıyamet günü bundan şikayetçi olup şöyle diyecektir: ''Ve resul der ki: ''Rabbim! Muhakkak ki benim kavmim Kuran'dan uzaklaştı.''(Furkan suresi 30)

Cehennemin gül bahçesi olması da mümkün değildir. Kuran okuyan bir insan cehennem'in ne kadar korkunç ve işkence dolu bir yer olduğunu bilir. Said Nursi ise kendini yüceltmek için ''Milletimizin îmânını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya râzıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül gülistân olur.'' demiştir. Cehennemde yanarken gönlün çiçek bahçesinde gibi hissetmesi mümkün değildir.

Muminun 103: Ve kimlerin tartıları hafif gelirse, işte onlar kendilerine yazık edenlerdir; Cehennem'de sürekli kalıcıdırlar. 104: Ateş yüzlerini yalar ve onlar, orada acıyla somurtup kalırlar.

Said Nursi'nin cehenneme girme arzusunun gösteriş ve kendini yüceltmek olduğunun kanıtı onun şu sözleridir: "Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de. Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına birşey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.
(Kaynak 1: Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, sayfa 629, Envar Neşriyat, 1995 İstanbul)
(Kaynak 2: Risale-i Nur Külliyatından, Tarihçe-i Hayat - Isparta Hayatı, sayfa 960-961, Yeniasya Neşriyat, Ağustos 2013 İstanbul, 7.baskı)
(Kaynak 3: Tarihçe-i Hayat - Isparta Hayatı - Tahliller, sayfa 784, Söz Basım Yayın)

Cehennemde yanmaya hazır olduğunu söyleyen said nursi, dünya baskısı yüzünden bin kere ölmeyi istediğini söylemektedir. Daha dünyadaki insan baskısına bile dayanamazken cehennem'de yanmaya hazır olduğunu söylemesiyle kendisiyle çelişmiş ve kendini övdürmeye çalıştığını belli etmiştir.

16- Cehennemde cennet bahçesi olabilir diyor!

Said nursi diyor ki: Diyorsunuz ki: "Amcası Ebu Talib'in imanı hakkında esah nedir?" Elcevap: Ehl-i teşeyyu', imanına kàil; Ehl-i Sünnetin ekserîsi imanına kàil değiller. Fakat benim kalbime gelen budur ki: Ebu Talib, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın risaletini değil, şahsını, zâtını gayet ciddî severdi. Onun o gayet ciddî, o şahsî şefkati ve muhabbeti, elbette zayie gitmeyecektir. Evet, ciddî bir surette Cenâb-ı Hakkın Habib-i Ekremini sevmiş ve himaye etmiş ve taraftarlık göstermiş olan Ebu Talib'in, inkâra ve inada değil, belki hicab ve asabiyet-i kavmiye gibi hissiyata binaen makbul bir iman getirmemesi üzerine, Cehenneme gitse de, yine Cehennem içinde bir nevi hususî cenneti, onun hasenatına mükâfaten halk edebilir. Kışta bazı yerde baharı halk ettiği ve zindanda, uyku vasıtasıyla, bazı adamlara zindanı saraya çevirdiği gibi, hususî cehennemi, hususî bir nevi cennete çevirebilir.
(Kaynak 1: Risale-i Nur Külliyatından, Mektubat, sayfa 387, Envar Neşriyat, 1995 İstanbul)
(Kaynak 2: Risale-i Nur Külliyatından, Mektubat - 28.mektup, sayfa 657, Yeniasya Neşriyat, Temmuz 2013 İstanbul, 9.baskı)
(Kaynak 3: Risale-i Nur, Mektubat, sayfa 366, 28. mektup , Tenvir Neşriyat)
(Kaynak 4: Risale-i Nur, Mektubat - 28.mektup - Sekizinci Nükte, sayfa 551, Söz Basım Yayın)

Açıklama: Said Nursi, peygamberin amcası Ebu Talib'in imanını soranlara, ''Hz. Muhammed'in şahsını sevip büyüttüğü için cehenneme gitse bile cennet bahçesinde gibi yaşayabilir'' demiştir. Bu iddiasını desteklemek için bazı yerlerde kış yaşanırken bazı yerlerde bahar olmasını örnek vermiştir. Bu iddia tamamen kendi uydurmasıdır çünkü Kuran'a göre cehennemin içinde kişiye özel cennet yaratılması diye birşey söz konusu değildir. Zaten ''benim kalbime gelen budur ki'' diyerek kendi uydurması olduğunu belirtmiştir. Nasıl bir kalp ise Kuran'a tamamen zıt şeyler geliyor.

17- Peygamberimizin çocuğa beddua ettiğine inanıyor! 

Said Nursi diyor ki: Altıncı çocuk: Resul-i Ekrem as namaz kılarken, hırçın bir çocuk namazını kat' edip geçtiğinden, Resul-i Ekrem as "Allah'ım, onun izini yerden kes." demiş. Ondan sonra çocuk daha yürümemiş, öyle kalmış, hırçınlığının cezasını bulmuş.
(Kaynak 1: Risale-i Nur Külliyatından, Mektubat - 19.mektup, sayfa 142, Envar Neşriyat, 1995 İstanbul)
(Kaynak 2: Risale-i Nur Külliyatından, Mektubat, 19.mektup, sayfa 243-244, Yeniasya Neşriyat, Temmuz 2013 İstanbul, 9.baskı)
(Kaynak 3: Risale-i Nur, Mektubat, 19.Mektup/13.işaret/8.misal, sayfa 208, Söz Basım Yayın)

Açıklama: Hz. Muhammed, namaz kılarken önünden çocuk geçti diye çocuğa beddua edip sakat bırakacak kadar zalim birisi değildir. Çocuk ne yaptığını bilmeden heryerde dolaşabilir, namaz kılanın önünden geçen çocuğa beddua edip sakat bırakmak yumuşak klpli bir insanın yapacağı şey değildir. Ayrıca bu olayın mucize olarak anlatılması da ayrı bir komedidir. Hz. Muhammed çok merhametliydi. ''Andolsun ki; size sizin içinizden azîz bir Resûl geldi. Sizin üzüldüğünüz şey, O'na ağır gelir (O'nu üzer). Size çok düşkün, mü’minlere şefkatli ve merhametlidir.''(Tevbe Suresi 128)

Uydurma Hadis: Said bin Gazvan hac dönüşü Tebük'e gelmişti. Bir de ne görsün. Yere oturtulmuş sakat bir adam duruyor. Yanına yaklaştı, niçin bu hâle düştüğünü sordu. Sakat adam şöyle dedi: "Sana bir hadis haber vereceğim, fakat ben sağ oldukça benden duyduğunu kimseye söylemeyeceksin. Hâdise şöyle: "Resulullah Tebük'e geldiğinde bir hurma ağacının önüne inmişti. 'Şu ağaç bizim kıblemizdir.' buyurdu. Ve hurma ağacına dönerek namaza durdu. Ben daha o zaman çocuktum. Koşarak geldim. Sütre olarak duran hurma ağacı ile onun arasından geçtim. Bunun üzerine Resulullah: 'O bizim namazımızı kesti, Allah da onun ayağını kessin.' dedi. O günden bugüne kadar ayağa kalkamaz oldum.” (Ebû Dâvud, Salât: 110, Beyhaki: sünenül kübra 2/275, Ahmed bin hanbel 4/64)

18- Hz. Musa'nın ölüm meleğine tokat atığına inanıyor!

Uydurma hadiste bahsedilen Hz. Musa'nın ölüm meleğine tokat atıp gözünü çıkarması olayını gerçek zanneden Said Nursi, bu olayı şöyle açıklamaya çalışmıştır.

Said Nursi diyor ki: Üçüncü meslek: Yirmi Dokuzuncu Sözün Dördüncü Esasında beyan edildiği gibi ve ehâdis-i şerifenin delâlet ettiği üzere, "Bazı melâikeler var ki, kırk bin başı var. Her başında kırk bin dili var (demek seksen bin gözü dahi var). Herbir dilde kırk bin tesbihat var." Evet, madem melâikeler âlem-i şehadetin envâına göre müekkeldirler, âlem-i ervahta o envâın tesbihatlarını temsil ediyorlar; elbette öyle olmak lâzım gelir. Çünkü, meselâ küre-i arz bir mahlûktur, Cenâb-ı Hakkı tesbih ediyor. Değil kırk bin, belki yüz binler baş hükmünde envâları var. Her nev'in, yüz binler dil hükmünde efradları var, ve hâkezâ... Demek, küre-i arza müekkel meleğin kırk bin, belki yüz binler başı olmalı ve her başında da yüz binler dil olmalı, ve hâkezâ... İşte bu mesleğe binaen, Hazret-i Azrail aleyhisselâmın her ferde müteveccih bir yüzü ve bakar bir gözü vardır. Hazret-i Mûsâ aleyhisselâmın Hazret-i Azrail aleyhisselâma tokat vurması, hâşâ, Azrail aleyhisselâmın mahiyet-i asliyesine ve şekl-i hakikîsine değil ve bir tahkir değil ve adem-i kabul değil; belki vazife-i risaletin daha devamını ve bekàsını arzu ettiği için, kendi eceline dikkat eden ve hizmetine sed çekmek isteyen bir göze şamar vurmuş ve vurur.
(Kaynak 1: Risale-i Nur Külliyatından, Mektubat- 28.mektup, 353, Envar Neşriyat, 1995 İstanbul)
(Kaynak 3: Risale-i Nur Külliyatından, Mektubat, 28.mektup, sayfa 589-590, Yeniasya Neşriyat, Temmuz 2013 İstanbul, 9.baskı)
(Kaynak 2: Risale-i Nur, Mektubat, 28.Mektup - 2.mesele olan 2.risale, sayfa 491, Söz Basım Yayın)

Sadeleştirilmiş hali: Hadiste dalalet ettiği üzere bazı melekelerin kırk bin tane kafası var. Her başında 40bin tane dil var. Demekki seksen bin tane gözü var. Her dilde kırk bin tespihat var.  Evet, madem ki melekler alemi şahitliğin çeşidine göre tayin diliyor, ruhlar aleminde o çeşidin tespihatını temsil diyorlar. Elbette böyle olması lazımdır çünkü yer küre bir mahluktur, cenabı hakkı tespih ediyor. Değil kırk bin belki de yüzbinlerce baş hükmünde türü var. Her yeni, yüzbinlerce dil hükmünde ferdi/üyesi var.  İşte bunun gibi, demekki yerküre tayin edilen meleğin kırkbin belkide yüzbinlerce başı olmalı ve her başında yüzbinlerce dil olmalı. İşte bu göreve dayanarak Azrail meleği her kişiye yönelik bir yüzü ve bakan gözü vardır. Musa peygamberin ölüm meleğine tokat atması asıl niteliğine gerçek şekline (tokat atarak) onurunu kırmak ve kabul etmemek değil, belki risalet vazifesinin devamı ve kalıcılığını arzu ettiği için kendi eceline özen gösteren ve hizmete engel olmak isteyen bir göze tokat vurmuştur. Dipnot: Hatta memleketimizde gayet cesur bir adam sarhoş iken azraili görmüş ve demiş ki: ''Beni yatağımda yakaladın.'' Kalkmış ve atına binip eline kılıcını alarak azraile meydan okumuş. Mertçe at üstünde vefat etmiş.

Açıklama: Meleklerin 40 bin tane başı yoktur. Her melek tıpkı insanlar gibi tek başlıdır. Melekler insanlardan farklı olarak nefs sahibi değildir. Yani imtihana tabi değiller. Meleklerden günah işleyen veya cehenneme gidenler olmayacak. Her melek rabbini hamd ile tespih eder ve asla Allah'ın emrinden çıkmazlar. Meleklerin 2,3,4 kanatlı olanları vardır. türlerine göre güzellikleri de farklıdır.  Fatır suresi 1: Hamd Allah'adır. Semaları ve arzı yaratan, iki üç dört kanada sahip melekleri resuller kıldı. Yaratılışta dilediği şeyi artırır, muhakkak ki Allah her şeye gücü yetendir.

Hz. Musa'nın ölüm meleğine tokat atıpta onu geri göndermesi olacak şey değildir. Çünkü Allah eceli gelen kişilerin ruhunu alır ve kıyamet'e kadar geri bırakmaz. Bu hadis Hz. Musa'yı ilahlaştırmak isteyenlerin uydurmasıdır. Ayet: Allah, eceli geldiğinde hiçbir canı ertelemez. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.(Munafikun Suresi 11)

Uydurma Hadis: "Melekül Mevt (Azrail) Musa Aleyhisselama ruhunu kabzetmek için gönderilmiş. Hz. Musa'ya geldiği zaman, Ona tokat vurmuş, bir gözü çıkmış. Azrail Aleyhisselam Rabbine dönmüş, demiş ki: "Beni öyle bir kula gönderdin ki, ölümü istemiyor." Cenabı Hak tekrar ona gözünü iade etmiş." (Ravi: Ebu Hureyre , Sahihi Buhari, 2/113 ve 4/191; Sahihi Müslim 4/1843)

19- Cuma namazı bana farz değil diyor!

Said Nursi diyor ki: Bana itiraz edenler, gizli ayıplarımı bilmiyorlar. Yalnız zahirî bazı hatalarımı bahane edip ve yanlış olarak Risale-i Nur'u benim malım zannedip Risale-i Nur'un nurlarına perde çekmek, intişarına rekabet etmek için derler: "Said Cuma cemaatine gelmiyor, sakal bırakmıyor" gibi tenkitleri var. Elcevap: Ben, çok kusurları kabul ile beraber derim: Bu iki meselede büyük mâzeretlerim var. Evvelâ: Ben Şâfiîyim. Şâfiî Mezhebinde Cumanın bir şartı, kırk adam imam arkasında Fatiha okumaktır. Daha başka şartlar da var. Onun için burada bana Cuma farz değil. Ben, mezheb-i Âzamîyi takliden, bazan sünnet olarak kılıyordum.
(Kaynak 1: Risale-i Nur Külliyatından, Emirdağ Lahikası, sayfa 48, Envar Neşriyat, 1995 İstanbul)
(Kaynak 2: Risale-i Nur Külliyatından, Emirdağ Lahikası I, sayfa 98, Yeniasya Neşriyat, Aralık 2013 İstanbul, 7.baskı)
(Kaynak 3: Risale-i Nur, Emirdağ Lahikası I, 24. mektup, sayfa 75, Söz Basım Yayın)

Açıklama: Cuma namazı her müslümana farz'dır. Kuran'da, ''Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.''(Cuma suresi 9) yazmaktadır. Said nursi ise bu ayeti üzerine alınmayıp ''Bana cuma namazı farz değil'' demektedir. Böylece Nurculuğun islam'dan farklı bir din olduğunu ortaya koymaktadır.

20- Sakal kesmeyi haram zannediyor!

Said Nursi diyor ki: Sakal meselesi ise: Bu bir sünnettir, hocalara mahsus değil. Bu millette yüzde doksan sakalsız olanların içinde küçükten beri sakalsız bulundum. Bu yirmi senedir bana resmî hücumlarda bazı arkadaşlarımın sakallarını kestirmeleriyle, benim sakal bırakmadığım, bir hikmet, bir inayet-i İlâhiye olduğunu ispat etti. Eğer sakal olsaydı, tıraş edilseydi, Risale-i Nur'a büyük bir zarardı. Çünkü ölecektim, dayanamayacaktım. Bazı âlimler "Sakalı tıraş etmek caiz değildir" demişler. Muradları, ''sakalı bıraktıktan sonra tıraş etmek haramdır'' demektir. Yoksa hiç bırakmayan, bir sünneti terk etmiş olur.
(Kaynak 1: Risale-i Nur Külliyatından, Emirdağ Lahikası, sayfa 49, Envar Neşriyat, 1995 İstanbul)
(Kaynak 2: Risale-i Nur Külliyatından, Emirdağ Lahikası I, sayfa 99,Yeniasya Neşriyat, Aralık 2013 İstanbul, 7.baskı)
(Kaynak 2: Risale-i Nur, Emirdağ Lahikası I, 24. mektup, sayfa 75, Söz Basım Yayın)

Cevap: Sakal uzatıp kesmek haram değildir. Haramlar Kuranda sayılmıştır ve Kuran'da sakal kesmeyi haram eden bir ayet yoktur. Dileyen kişi sakal uzatır dileyen kişi sakalını keser. Bunun dini bir hükmü yoktur. Sakal uzatmak sevap değildir. Uydurulmuş dinde ise sakal uzatmak gibi kişinin tercihine bırakılan konular en önemli mesele gibi görülür.

21- Said Nursi sobayla konuşuyor!

Said Nursi diyor ki: Hem ihtimal var ki, mübarek soba, benim teessüratımı (üzüntümü) ve tazarruatımı (yakarışlarımı) dinleyen tek ve menfaatli arkadaşım bana haber veriyor ki: "Bu zindan ve hapishaneden gideceksin, bana ihtiyaç kalmadı."
(Kaynak 1: Risale-i Nur Külliyatından, Şualar - 14.şua, sayfa 493,  Envar Neşriyat, 1995 İstanbul)
(Kaynak 2: Risale-i Nur Külliyatından, Şualar, 14.şua, sayfa 779, Yeniasya Neşriyat, Temmuz 2013 İstanbul, 7.baskı)
(Kaynak 3: Şualar, 14.şua-16.mektup/Gençlik rehberinin haşiyesi, sayfa 613, Söz Basım Yayın)

Açıklama: Said Nursi soba'yı mübarek ilan ettikten sonra üzüntüsünü ve dualarını işiten sobanın ''hapisten kurtulacaksın, benim arkadaşlığıma ihtiyacın kalmayacak'' dediğini söylemektedir. Yalnız kalmaktan ötürü eşyalar ile konuşmaya başlamış ve bunu kitabına eklemiştir. Nurcular'da risaleleri Kuran'ın indiği yerden geldiğine inandıkları için soba ile said'in konuşmasına inanırlar. Said Nursi'nin zindanda yalnız kalmaktan ötürü eşyalarla konuşmaya başladığını düşünmezler.

22- Dinimi yaşamak için evlenmedim diyor!

Said Nursi diyor ki: Hususan din derslerini kaldırıp Ezân-ı Muhammedî’yi(asm) kaldırmak gibi dehşetli hücumlara karşı, a‘zamî fedâkârlık ve a‘zamî sebat ve metânet ve her şeyden istiğnâ etmek lüzûmu karşısında, ben bir sünnet-i seniye olan evlenmek âdetini terk ettim ki, tâ çok haramlara girmeyeyim ve çok vâcibleri ve farzları yapabileyim. Bir sünnet yüzünden yüz günaha girilmez. (Kaynak: Risale-i Nur, Hanımlar Rehberi, sayfa 21, Altınbaşak Neşriyat)

Açıklama: Peygamberimiz de sıkıntılara katlandı ama ''dinimi yaşamak için evlenmekten vaz geçeyim'' demedi. Allah tealâ bu konuda şöyle buyuruyor:  ''Ey iman edenler! Mallarınız ve evlatlarınız sizi Allah'ın zikrinden alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar hüsranda olanlardır. (Munafikun suresi 9)

Sonuç: Said Nursi, ''bana yazdırıldı'' diyerek yeni kutsal kitap dayatan, Kuran'ı kullanarak kendisini öven birisidir. Amacı müslümanları Kuran'dan koparıp kendi kitabını okutmak ve ''Nurculuk'' adında paralel din çıkarmaktır.

Said Nursi Gerçekleri - Bumudin/01.12.2017

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Bu konudaki görüşlerinizi yazabilirsiniz.